Yavru Vatanın acı tarihi: Bir Zamanlar Kıbrıs

Kıbrıs… Altı üstü bir ada der geçersiniz ancak coğrafi açıdan çok önemli bir konumda, tarih boyunca yolu Akdeniz’den geçen herkesin gözü burada olmuş. Bu adanın kanlı bir tarihi var. Ben kendimi bildim bileli de, birbirine çok benzeyen ama birlikte yaşamayı beceremeyen iki toplumun acılar ve kayıplarla dolu adası.

Rahmetli babam koyu bir Bülent Ecevit hayranı idi, onun icraatları içinde en beğendiği de Kıbrıs çıkarmasıydı elbette. Biz de onun bu konudaki fikirlerini, hikayelerini dinleyerek büyüdük. Evin her yerinde Kıbrıs temalı ürünler vardı. Tepsiler, bardaklar, biblolar…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıs Türklerinin hikayesini bilmemize rağmen onların acılarını perdede pek izleyemedik. Ortada 3-5 milliyetçi film var, üstelik bu konudaki filmlerin ilki olan Kıbrıs’ın Belası Kızıl E.O.K.A. (1959), Ermeni asıllı bir sinemacı olan Nişan Hançer’in (Hançeryan) yönetmenliğinde çekilmiştir. Kıbrıs filmlerinin en bilinenleri ise başarılı çatışma sahneleriyle dikkat çeken ve Kıbrıs çıkarmasında ele geçirilen bir Rum tankının gerçekten imha edildiği Önce Vatan (1974) ve Sezercik Küçük Mücahit (1975).

Sonrasında Kıbrıs sinemaya hikâye olmaktan çıkmış. Kıbrıslı bir sinemacı olan Derviş Zaim’den gelen Çamur ve bana göre Kıbrıs Türklerinin dramını en iyi aktaran film olan Gölgeler ve Suretler olmasa yeni nesil seyircinin beyazperdedeki şahitliği sonlanacaktı.

Gölgeler ve Suretler’i Kıbrıs’ta düzenlenen galasında sınırda orada yaşayan Türkler ve Rum kesiminden gelen Rumlarla birlikte izledim. Galanın sonunda herkes birbirine sarılmış ağlıyordu. Hayatımda yaşadığım en derin tecrübelerden biri oldu bu gala… Daha sonra Türkiye’de düzenlenen bir festivalde, filmi tekrar izledim. Beni şaşırtan şey, Türk entelektüellerinin filmi fazla milliyetçi bulmasıydı. Hatta içlerinden biri (ismi bende saklı) “Derviş, Kıbrıs meselesini nereden biliyor da film yapıyor” deme gafletinde bile bulunmuştu. Ah bir bilse, bu kıymetli sinemacının nerede doğduğunu ve neler yaşadığını…

Gelelim ilk Kıbrıs dizimize… TRT’nin yeni projesi Bir Zamanlar Kıbrıs daha proje aşamasındayken ilgimi çeken bir iş. İzlemek bu akşama kısmet oldu. TRT, Türk dizilerinin propaganda gücünün farkında ama bu gücün şimdiye kadar çok doğru bir şekilde kullanıldığını düşünmüyorum, daha doğrusu iktidarın gündemine akredite ediliyordu. Kıbrıs hükümetler üstü bir milli mesele, o yüzden birkaç bölüm izlemeden dizi hakkındaki kesin kararımı vermiş olmayacağım.

İlk bölüme dair yorumlarıma ise dizinin sanat yönetmenliğini överek başlamak istiyorum. TRT’nin bu işlere harcayacak parası var ve bu da en çok sanat yönetiminde kendini gösteriyor. Başarılı sanat yönetimi bizi gerçekten 70’lerin Kıbrıs’ına ve oradaki insanlarımızın yaşamına taşıyor.

Görüntü yönetmenliği de aynı derecede başarılı, ada zaten müthiş manzaralar veriyor ama dizinin görüntü yönetmenliğini yapan Hüseyin Tunç’un kamerası ortaya ekstra güzellikler çıkarmış. Uzun zamandır prodüksiyon kalitesi bu kadar yüksek bir iş izlememiştim. Bu anlamda diğer TRT dizilerini de aşıyor. Dizi değil sinema filmi izler gibi hissediyorsunuz. Bu konudaki tek eleştirim abartılı renk düzenlemesi (color correction) çalışmasına. Dönem etkisi yaratmak adına tüm bölüm sarı-kahverengiye boyanmış. Bu kadarına gerek yok.

Hikâye hızlı başlıyor, karakterleri tanır tanımaz EOKA mensuplarının ortalığı karıştırma çabalarına ve kendi içlerindeki ılımlı Rumları sindirme (karşı çıkanları öldürme) çabalarına tanık oluyoruz.

Günümüz izleyicisine ilk bölümdeki katliam sahneleri abartılı gelebilir ancak bunlar gerçekten yaşandı. Kıbrıs’taki Türk ulusuna yönelik bilinçli saldırılar ve gerçekleştirilen katliam, ulusun binlerce yıllık tarihinde uğradığı zulümlerdendir.

Yazsam sayfalar sürer ama konuyu özetlemesi açısından Kanlı Noel’in ardından, 1 Ocak 1964 günü Daily Herald’da çıkan yazıda aynen şöyle yazmaktadır.

“Türk evlerine geldiğimde dehşete düştüm. Duvarlar dışında tamamen yok olmuşlardı. Bir napalm saldırısının bile bu kadar büyük bir yıkım yaratabileceğinden şüphe etmekteyim.”

Dizide de İngiliz muhabirin gözünden bu bir TV haberi olarak gösteriliyor, izleyen ise Denktaş, evi kurşunlanıyor ama kurtuluyor. Katliam haberini ana vatana geçiyor. İlk bölümün en güçlü sekansı, Rauf Denktaş’ı aksanı dahil harika oynayan Devrim Saltoğlu’nun ağzından dökülen sözler…

Bu acıyı nasıl verecekler diye düşünüyordum ama ilk bölümün bu konudaki başarısı yüzünden şaşkınım. Bundan 57 yıl önce yaşanan acı seyirciye olduğu gibi geçiyor. Gözü dönmüş EOKA’nın komşularını korumak isteyen Rumlara bile acımadığı sahneler, çocuklarını korumak isterken ölen anne-babalar, seyretmesi-hazmetmesi zor sahneler. Bu bölüm öyle güçlü ki tüm sekansa yayılmış müzikal temaya ihtiyaç bile yok, belki olmasa daha iyi bile olurdu. Türk dizilerinin en büyük kabahatlerinden biri bu, sanki sessiz film çeker gibi her sekansa müzik döşenmesi.

Kıbrıs meselesini ve em Türklere hem de İngilizlere musallat olan Allah’ın belası EOKA’yı herkes bilmeyebilir. Dizinin Ankara sahneleri başladığında bu konuda güçlü bir brifing alıyoruz ve bunlar dramatik kurguyu bozmayacak şekilde verilmiş.

Diziyi Ahmet Kural’ın oynadığı Kemal Dereli, Serkan Çayoğlu’nun canlandırdığı Ankaralı ve Devrim Saltoğlu’nun oynadığı Rauf Denktaş karakterleri sürükleyecek. İlk bölümde çok varlık gösteremeseler de Pelin Karahan’ın canlandırdığı İnci Dereli gibi güçlü kadın karakterler de var. Kötü adamlar tarafındaki temsilcimiz ise EOKA lideri Nikos Sampson’u oynayan Tayanç Ayaydın. Seyirci onu hala Sakarya-Fırat dizisindeki yiğit asker Osman Kanat olarak hatırlıyor. Bu sıkıntı yaratabilir.

Ahmet Kural iyi oyuncu, drama da komediye de gidiyor. Özel hayatında yaşadıkları yüzünden çok yıprandı, bu onun için iyi bir dönüş fırsatı ve karaktere hemen girdiğini görüyorum. İyi oyuncu poz keserken değil zor sahnelerde belli olur. Tutsak edildiği evden kaçarken, kamyonetine binip sürerken o şok halindeki yüzü, jestleri… Fevkalade! Serkan Çayoğlu’nu da Börü’den beri çok beğeniyorum. Bıyık da yakışmış, Kadir İnanır havası var yüzünde-gülüşünde…

Eğer sonraki bölümlerde tempo düşmez, işin içine aşırı milliyetçi propagandist bir tavır girmezse bu dizi gün birincisi olur ve kimselere kaptırmadan sezon sonunu görür. Reyting sonuçlarının gelmesine daha çok var ama ilk bölümde seyirciyi yakaladığını tahmin etmek zor değil.

Bir Zamanlar Kıbrıs, çok zor bir meseleyi, bu meseledeki haklılığımızdan ödün vermeden, Kıbrıs Türklerinin üzerinde çok hakkı olan Reuf Denktaş’a da iade-i itibar ederek anlatıyor. Bir sonraki bölümü merakla bekliyorum.

Murat Tolga Şen – murattolga@gmail.com