Türk medyasının travmatolojisi

Türk medyasının içine düştüğü travmanın tek bir adı var; “güvensizlik” Buna sebep olan, nedir ? Bunun cevabına şöyle, kısaca bir bakalım..

Geçtiğimiz günlerde Kadir Has Üniversitesi’nin “Türkiye’nin Eğilimleri 2019” raporu yayınlandı. En çok güvenilen kurumun TSK olduğu araştırmada, çok çarpıcı ve meslek erbapları için yüz kızartıcı olması gereken sonuç, medyanın oldu.

Neden mi ?

Çünkü oylama yapan grup, en az güvenilen kurum olarak, kendilerini yüzde 35 ile seçti.

Burada hiç kuşku yok ki, habercilik alanının sınıfta kalması, bu durumu doğurdu. İnsanların, gerçeği öğrenme ve olan bitene göre analiz yapabilme hürriyetini, Türk basını, rant ve egemen olanlara boyun eğme uğruna ellerinden aldı.

Ankara’dan gelen telefonlar ile birçok ehil kimsenin olması gereken yerleri işgal edenler; toplum bilincinden çok, cüzdan şişkinliğini tercih edenler, bu sonucun müsebbibi oldu. İnsanımızın çok okumak yerine, daha çok izlemeyi tercih ettiğini bilenler, kendi doğrularını dayatır hale geldi.

Kuşkusuz, vatandaşın gerçeği öğrenmesini sağlayan ise alternatif (dijital) medya oldu. Örneğin; hiç kullanmadığı köprünün parasını (garantisini) ödemek zorunda kalması, dünyada enerji fiyatları düşerken, cebinden zamlı fatura bedelleri çıkmasını, “burası çok önemli” diye anlatılan noktaların, yeni vergi yükleri getirdiğini; dolduramadığı yemek kartından, intihar eden kardeşini ve daha nicelerini toplum, dijital medyanın varlığı ile öğrendi. Çünkü bu mecranın sahiplerinin, Türkiye’de tehdit edilebilecekleri iş sahaları hiç olmadı. Bu da, sınırsız bir özgürlüğünün kapısını araladı.

Peki medya, ileri demokrasi diye adlandırdığımız ülkelerde de mi sonsuz özgürlüğe sahip ? Elbette, hayır. Sınır, ulusal güvenlik. Bunun dışında o ülkelerde basın, makam sahiplerinin “ne der acaba ?” düşüncesini, topumun haber alma gerçeğinin önüne hiç geçirmedi. İnsanı, diğer canlılardan ayıran özelliği düşünmesidir.

Türk basını, vatandaşın en önce, doğru düşünme ve sonrasında karar verme hakkını, elinden aldı. Örneğin, bazı haber programlarında ismi ve hareketi tartışılan kimselere, yer verilmedi. “Ama o kişi tartışılıyor, cevap hakkı doğmadı mı?” soruları, “patron kızar” nidaları ile yankılanan duvarlara çarptı.

Peki, kariyerini meslek etiği yerine, güçlü olanın kanatlarının altına adayanlar muvaffakiyet sağladı mı ?

Asla..

Zira daha çok kudret düşkünlüğü, daha fazla itibar kaybını da sağladı.

Basın özgürlüğü silsilesinde 164 ülke arasında bulunan son sıralardaki “şerefli!” yerimizi sağlamlaştıranda, insanımızı ikame yayınları takibe zorlayıp, gerçek arayışına iten de bu “kula tapınma” arzusu oldu. Ancak tuhaf olan, özgürlüğü elinden alınan mesleğin erbaplarının, “elbette efendim” terennümleri ile bu duruma benzin taşımaları oldu.

İşin özünde şu vardır; biz düşünmeyelim diye var olan yapılar, daha çok düşünmemizi sağladıkları için; güvenirliliklerini kalem yerine, namluya bırakmışlardır