Konuşanlar - Konuşulanlar
23 Mayıs 2012 03:30 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 13:41

TÜRK BASINI, CUMHURİYET TARİHİNİN EN KÖTÜ DÖNEMİNİ YAŞIYOR!

Nisan ayında Hürriyet gazetesindeki görevine son verilen, sonbahar aylarında da yeni bir günlük gazete çıkarmayı planlayan Türk basınının efsane ismi Rahmi Turan'la Medyaradar'ın usta röportajcısı Yüksel Şengül konuştu

TÜRK BASINI, CUMHURİYET TARİHİNİN EN KÖTÜ DÖNEMİNİ YAŞIYOR!

Nisan ayında Hürriyet gazetesindeki görevine son verilen, sonbahar aylarında da yeni bir günlük gazete çıkarmayı planlayan Türk basınının efsane ismi Rahmi Turan’la Medyaradar’ın usta röportajcısı Yüksel Şengül konuştu… Turan, yalnız yeni gazetesini değil, 12 Eylül darbesinde gazeteci olarak yaşadığı zorlukları, Süleyman Demirel yüzünden nasıl hapse girdiğini, hataları ve sevaplarıyla şu anki iktidar partisini, Türk basınının yaşadığı darboğazı ve filme çekilen kendi yarattığı çizgi kahraman Kara Murat’ı anlattı… 


RÖPORTAJ: YÜKSEL ŞENGÜL

Sıcak bir günde, serin avlulu bir Etiler pastanesinde buluştuk Rahmi Turan’la… Yıllardan beri basına hizmet eden usta gazeteci, hissettirmese de sonbaharda çıkaracağı yeni gazetenin heyecanı içindeydi. Ancak bir yandan da kısa süre önce Hürriyet’ten çıkarılmasının hüznünü taşıyordu… Sohbetimize de oradan başladık zaten…
Yıllardır yoğun bir tempo içinde koşturan Rahmi Turan, bir süredir dinleniyor.
Dinlenmek tabi ki güzel oluyor. İnsanın zaman zaman dinlenmesinde büyük fayda var.

Mesleğinizden hiç bu kadar uzak kaldınız mı, ara verdiniz mi?
Hayır, meslek hayatıma 1957 yılında başladım ve inanır mısınız, o zamandan bu yana ilk defa bu kadar uzun süre dinlenme imkanı buldum (gülüyor).

Böyle bir arayı bünyeniz yadırgamıştır mutlaka…
İster istemez yadırgıyor tabi ki insan. Ama olsun tembellik de bazen iyi geliyor insana. Bunu keşfettim.

Ama siz Rahmi Turan’sınız ve mutlaka bir takım şeyler vardır kafanızda.
Var tabi, olmaz olur mu!

Bir gazete çıkarma hazırlıkları içinde olduğunuzu duydum…
Yapacağız inşallah. Kafamızda öyle şeyler var.

Bu boşluktan istifade, anılarınızı yazmak aklınızdan geçmedi mi? Tam da göbeğinde yaşadığınız dönemleriyle Türk basınına ışık tutarsınız, gençlere müthiş dersler çıkaracakları olayları anlatmış olursunuz…
Anılarımı yazmak gibi bir işe girmeye ne hevesim ne de gücüm var. Kaldı ki roman yazmak çok meşakkatli bir iş. Ben gençlik yıllarımda tam 20 tane roman yazdım. Kara Murat romanlarından bahsediyorum… Şimdi onlara bakıyorum da gerçekten büyük bir emek işiymiş. O gazetecilik temposu sürerken nasıl da zaman bulup oturup onları yazmışım, büyük özveri, büyük enerji. Ama zaten iş saatlerinde yazmak mümkün değildi. Eve dönüp yemeği yedikten sonra başlayıp, çoğu kez sabaha kadar yazıyordum. Sonuç olarak bu romanların o dönem Günaydın gazetesine büyük katkısı oldu. Gazetede yayınladığımız Kara Murat hikayelerini toplayıp dergi bile çıkarmıştık. Dergi de, 130-140 binlik tirajlara ulaşmıştı. Kara Murat dergisi uzun yıllar yayınlandı ve her zaman da 100 binin üzerinde satışlar elde etti. Böylesine büyük ilgi nedeniyle Kara Murat daha sonra film oldu, filmleri yapıldı.

‘Kara Murat’ filmleri hala televizyonlarda gösteriliyor ve rastladığımız zaman tekrar tekrar izliyoruz.
Eğlenceli filmlerdi tabi… Yazdığım Kara Murat romanlarının dokuzu filme alındı. Kara Murat’ı Cüneyt Arkın oynamıştı ve Türker İnanoğlu’nun şirketi Erler Film çekmişti. Yine de bana sorarsanız, romanlar filmlerden daha iyidir. Filmler o kadar iyi değil, çünkü onlarda abartı var, mizah unsurları fazla katılmış ve yer yer mantık dışı kısımlar oluyor. Bunları senaryoya eklemişlerdi. Tabi ki ben de itiraz etmedim, sonuçta roman ve sinema ayrı disiplinler. Şimdi o dokuz filmin sekiz tanesi elimde, bir tanesini de galiba o dönem İran’a yollamışlar, bulamadım, kaybolmuş. Bu vesileyle buradan Kara Murat’ın yeni teknolojiyle yeniden filme çekildiğinin de müjdesini vereyim.

Kara Murat hayranları pek sevinecekler bu habere… Bu filmle ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?
Yaptığımız anlaşma çerçevesinde, film önümüzdeki kasım ayında vizyona girecek. Bana söyledikleri, 180 sinemada birden yayına gireceğidir. Fatih Usta adlı yakın dövüşlerde uzman bir arkadaşım da Kara Murat’ı canlandırıyor. Film için İngiltere’den iki rejisör getirmişler. Biri savaş sahnelerini çekerken, diğeri de geri kalan sahnelerle ilgileniyor. Şu anda filmin ham haliyle bittiğini söylediler, montajı yapılıyormuş. Fatih Usta, bana filmden bazı sahneleri izletti.

Gördüğüm kadarıyla dünya çapında bir film olacak. Özellikle savaş sahneleri gayet iyi çekilmiş.Fatih Usta ‘ya oyuncu olarak kimler eşlik ediyor?
Öyle çok bilindik isimler yok. Sadece herkesin tanıyacağını bildiğim için söyleyeyim, Nefise Karatay filmde oynuyor.

Senaryoyu okudunuz mu?
Açıkçası böyle bir şeye vaktim olmadı. Yazdığım romanlardaki hikayelerden yaptıkları bir derlemeyi senaryolaştıracaklarını söylediler, ben de izin verdim. Zaten işin içine bizzat girdiğinizde, her kısmıyla ilgilenmeniz gerekiyor ki, benim böyle bir şeye vaktim yok.

Gerçekten Kara Murat’ı beyaz perdede yeniden görmek heyecan verici olacak.
Ayrıca, Bilge Karınca Yayınları adlı bir yayınevi eski serüvenleri yeniden basmaya başlayacak. Toplamda 20 tane Kara Murat var ama ben 18 tanesini bulabildim, yine de araştırmaya devam ediyorum. Bir yerden çıkacaktır.

Kara Murat bir efsane ve Türk tarihine mal olmuş bir kahraman… Rahmi Turan, bu tarihi kahramanı nasıl yarattı, nasıl buldu?
1971 yılının sonuydu, o sıralar Günaydın gazetesini çıkarıyordum ve Haldun Simavi de patronumdu. Gazete ilk çıktığı zaman 250-300 bin gibi bir tirajı vardı ve işler iyi gidiyordu. Zaten sonrasında Günaydın’ın tirajı 1 milyonu aştı. Ben yazı işleri müdürüydüm ve Haldun Simavi de bizzat işleri denetliyor, destek veriyor, önerdiği fikirlerle bize yol gösteriyordu. O sıralar 29 yaşında genç bir gazeteciydim. Ekip arkadaşlarım da aynı yaşlardaydı. Her neyse, bir gün beni odasına çağırdı ve “Yavrum” dedi. Bana öyle hitap ederdi ve halen de karşılaştığımızda öyle seslenir. “Yavrum, gazete iyi de bir eksiği var. Tefrika halinde sunacağımız bir tarihi roman olsa iyi olur. Bir bak bakalım neler var. Ama istediğim, klasik roman tipinde bir şey değil, resimli olacak. Balonlu bir çizgi roman gibi de olmasın. Okuyan hem yazı okuma zevkini alsın, hem de görsel olarak adeta bir sinema karesi gibi olayları görsün” dedi. Ben de peki  dedim ve yanından ayrıldım. O dönem tarihi roman yazan isimlerle görüştüm ve yazdıklarından birer örnek alarak Haldun Bey’in karşısına çıktım. Hepsine baktı, birkaç sayfa okudu ama hiçbirini beğenmedi. “Bunlar istediğim gibi olmamış, araştırmaya devam et” dedi. Ben de sıkılmıştım, işi unutması için zamana bıraktım. Zaten işler yolunda gidiyordu ve bir süre sonra unutur diye düşündüm.

Ama unutmadı değil mi?
(Gülüyor) Unutmadı… Bir iki ay geçtikten sonra, bir gün yine aniden “Yavrum, tarihi roman arama çalışmaların nasıl gidiyor? Gazeteye ne zaman gireceğiz?” diye sordu. Ben de bozuntuya vermeden araştırmalarımı sürdürdüğümü söyledim. Bu defa biraz da sitem etti ve  “Koca memlekette hiç mi tarihi roman yok?” dedi. Gerçekten de yoktu, ne yapabilirdim ki, sonuçta herkes tarihi roman yazacak değil ya! Yazılmışları da beğenmiyordu. Bir gece evde otururken, Haldun Bey yeniden sorduğunda elimde bir malzeme olsun düşüncesiyle, tarihi romanı kendim yazmaya karar verdim. Zaten birkaç sayfa okuyor, devamına bakmıyordu. Sekiz on sayfalık bir başlangıç yazayım, eğer sorarsa da işte elimde böyle bir şey var deyip masasına bırakırım diye düşündüm. İnsan patronuna karşı mahçup olmak istemiyor. Ayrıca Haldun Simavi, iyiydi ama sert patrondu. Kızdığı vakit gözü hiçbir şeyi görmezdi. Önemli olanın iyi iş çıkarmak olduğuna inanır ve bu doğrultuda akrabasının bile işine son vermekte bir sakınca görmezdi. Bu düşüncelerle o gece evde masanın başına oturdum ve bir şeyler yazdım.

Efsane başlıyor…
Yazmadan önce araştırmalar yaptım… Fatih Sultan Mehmet döneminde, Kazıklı Voyvoda adında bir Eflak Voyvodası varmış. O civarın hakimi bu adammış ve sürekli olarak Fatih’le bir sürtüşme halindeymiş. Tabi ki Fatih Sultan Mehmet de onu boyunduruğu altına almakta gecikmemiş. Voyvoda, bir süre ona biat etmiş gibi görünmüş ve vergilerini de vermiş. Ancak zaman içinde gücünü toplayınca yeniden Fatih’e kafa tutmuş. Bu adam öylesine büyük bir Osmanlı düşmanıymış ki, yakaladığı Türkleri kazığa oturtarak öldürüyormuş. Tarihteki ünü de buradan geldiğinden, Avrupalılar ona ‘Drakula’ adını takmışlar. ‘Drakul’ şeytan demek. Ardından Hammer tarihini araştırdım. Bildiğiniz üzere en iyi Osmanlı tarihi yazarı Hammer’dir. Onun kitabında, Voyvoda Vlad’ın Türk bir esir tarafından öldürüldüğünü okudum. Kölenin adı sanı belli değildi. İşkence yapılıp hapse atılan esir, bir yolunu bulup kaçıyor ve en iyi savunma hücumdur düşüncesiyle, uzaklaşacağı yerde Voyvoda’ya saldırıp onun kafasını kesiyor. Tabi ki bu kaçışı nasıl yaptığı ve onu nasıl öldürdüğü tarih kitabında yazmıyor ama o kısmı da ben hayal gücümle ballandıra ballandıra yazdım. Voyvoda’nın kellesi Osmanlı topraklarına getiriliyor ve ibret-i alem olsun diye haftalarca sokak sokak dolaştırılıyor. Ben işte adı sanı bilinmeyen o Türk esiri Kara Murat yaptım. Hammer tarihinde, onun kim olduğuna dair bir bilgi yoktu. Böylece o boşluğu da ben doldurdum ve renklendirdim.

Çıkış noktanız bu oldu yani.
Evet… Sonrasında Haldun Bey aradan bir iki ay geçince yine sordu, “Ne oldu bizim tarihi roman?” diye. Ben de yazdığım örneği çekmecemden çıkarıp önüne koydum. Efendim başlangıcı böyle olan bir tarihi roman denemesi var dedim. “Hemen ver” dedi, birinci ve ikinci sayfayı okudu, üçüncü sayfanın yarısına geldiğinde kafasını kaldırdı “Yavrum, kim yazdı bunu?” dedi. Ben, utana sıkıla, örnek olması açısından ben yazdım dedim. Haldun Bey bana baktı ve “Yavrum, sen yazmışsın işte. Olmuş bu. Artık kimseyi arama, bunun devamını getir. Tam da kafamda kurduğum gibi yazmışsın. Hikayeye fişek gibi girilmeli ve bir film senaryosu gibi okuyucunun gırtlağına yapışmalı. Böylece okuyucu seni bırakmamalı” dedi. Kara Murat böyle başladı ve roman işi de benim üzerime kaldı.

Tabii gazetede yayınlanınca okurlar da hemen beğendi, değil mi?
İlk hikaye yayınlanmaya devam ederken, tam sekiz film şirketinden birden teklif geldi. Zaten o zamanlar 10-12 tane film şirketi vardı ya da yoktu. Ben de Türker İnanoğlu’nun sahibi olduğu Erler Film’le anlaştım. Onunla önceden tanışıyorduk ve o  güçlü bir firmaydı. Gerçi günümüzde de hala aynı gücünü ve başarısını devam ettiriyor. Sonuçta Kara Murat filmleri masraflı işler. Dekor, kostüm, mekanlar derken masrafı büyük… Sonunda anlaşmaya vardık. O zaman için Erler Film’in elinde beş ya da on film için anlaşma yaptıkları aktör ve aktrisler vardı. Filmde Kara Murat’ı oynayacak bir isim bulmamız gerekiyordu. Cüneyt Arkın ve Yılmaz Güney dönemin zirve oyuncularıydı. Ne var ki onların da beş on filmlik anlaşmaları vardı. Kara Murat’ın hangisi olacağına karar vermeye çalışırken, Yılmaz Güney’in Mahir Çayan adlı bir teröristi arabasına aldığı ve bu yüzden de o zamanki sıkıyönetim idaresi tarafından tutuklandığı haberi geldi. Bu durumda Cüneyt Arkın’da karar kıldık. Aslında atletik kabiliyetleri nedeniyle Cüneyt’in olması daha iyi oldu. Romanları film haline getirmeye 1971 yılı sonunda başladık ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar dokuz film çektik. Sonrasında da zaten sinema krize girdi, piyasalar allak bullak oldu ve Kara Murat da bir köşede kaldı.

12 Eylül’ün piyasaları allak bullak ettiğini söylüyorsunuz ama basını da allak bullak etmedi mi?
Basının üzerinde ağır bir baskı oldu.

Rahmi Bey şunu merak ediyorum; 12 Eylül darbesi yapıldığı günün sonrasında çıkan gazetelerin manşetleri hep darbeyi destekledi, alkışladı. Şimdi de o dönemi eleştiriyorsunuz, doğru bulmadığınızı söylüyorsunuz …
Başka çaremiz yoktu.

Gerçekten tek sebep çaresizlik miydi?
Tabi ki, eğer dediklerini yapmazsanız, kepenkleri kapatmak zorunda kalırdınız. O zaman orada bir tercih yapacaksınız. Mesela bu işi yapmayacaksınız ve kepenk kapatacaksınız. Ama her gazetede yüzlerce kişi çalışıyor, onların hepsi ailesiyle aç kalacaklar. Bunu kim göze alabilir? O dönemi en az zararla savuşturmaya çalıştık ve köprüden geçene kadar ayıya dayı demeye mecbur kaldık (gülüyoruz).

Gazetede kapatma olayları yaşandı mı?
Elbette, sıkıyönetim idaresi durup dururken gazeteleri kapattılar. Bizim Günaydın gazetesi, hiç sivri bir yayın olmadığı halde, iki defa kapatıldı.

Gerekçe neydi?
Gerekçe söylemeye gerek duymuyorlardı ki, sudan sebepler… Öyle uygun görüyorlardı. Zaten sıkıyönetim anayasası, sıkıyönetim komutanına o yetkiyi veriyor. Sebep bile göstermeden, gazeteleri süresiz kapatabiliyordu. Kanun o yetkiyi vermiş bir kere. Ayrıca o zamanlar (1983), Günaydın’ın yan yayını olan Tan gazetesi vardı. Siyasi bir gazete olmamasına rağmen, onu bile kapatmışlardı.

Tan gazetesini biliyorum. Bu tarz şeylerle hiç ilgisi yoktu. Neden kapatılmıştı?
Onu da yıllar sonra, bizzat Dinç Bilgin’in ağzından öğrendim. O zamanlar Sabah gazetesi çıkmıyor ve Dinç Bilgin de İzmir’de Yeni Asır’ı çıkarıyordu. Evren Paşa’nın (Kenan Evren) Çankaya’da verdiği bir davete katılmıştı Dinç Bey. O gün de Günaydın’da seçim nedeniyle yayınladığımız bir anket yer almıştı.

Nasıl bir anket?
Memleket seçim hazırlığı içindeydi ve üç parti vardı. Turgut Özal’ın Anavatan’ı, Necdet Calp’in kurduğu Halkçı Parti ve askerlerin desteklediği Turgut Sunalp’in kurduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP)… Biz, o sıralar Kocaeli’nde yayın yapan ve yan yayınımız olan Kocaeli gazetesi kanalıyla bir anket yaptık. Kocaeli’ne sandıkları koyduk ve o bölgede bir seçim anketi düzenledik. Anket sonucunda, birinci Anavatan, ikinci Halkçı Parti çıktı. Turgut Sunalp’in partisi üçüncü oldu. Sonuçlar askerlerin düşündüğünün tersi çıkınca, biz bu anketi yayınlamayalım, bu adamlar buna kızar dedim. Kocaeli yayınlasın, onun 10 bin civarında bir tirajı var ve kapatılması halinde zararımızı telafi edebiliriz diye düşündüm. Ama Günaydın kapanırsa zarar büyük olurdu. Bu düşünceler içinde, anketi Kocaeli gazetesinde yayınladık. Ama hiç ses çıkmadı. Aradan bir süre geçtikten sonra baktık tepki yok, anketi Günaydın’da yayınladık. Tabi ki başımızı derde sokmamak için Kocaeli gazetesinin yaptığı ankete göre demeyi de ihmal etmedik. Kısa süre içinde yer yerinden oynadı, onlara değil de bize kızdılar.
Dinç Bilgin tam da Çankaya’daki davetteyken haberi Kenan Evren’e getirmişler. Kenan Paşa “Gazeteyi kapatın” demiş. Necdet Üruğ da, o sıralar İstanbul’da sıkıyönetim komutanı olarak bulunuyor. Kapatın talimatı, hızlıca İstanbul’a ulaştırılınca da bize talimat geldi. Önce telefon ettiler, arkasından da askeri bir jeep geldi ve tebligatı yaptı: “Gazeteniz bundan böyle süresiz olarak kapatılmıştır” dediler.

Süresiz mi!
Evet, süresiz olarak Günaydın gazetesini kapattılar. Sebep göstermiyorlar ama biz nedenin anket olduğunu biliyoruz. Neyse, aynı dönemde Tan gazetesini çıkarıyoruz ve o da bir milyon satıyordu. Kenan Evren, Çankaya’daki toplantıda malum talimatı verirken, Dinç Bilgin gülmüş. Bizzat kendisi anlattı, “Benim yüzümden Tan gazetesi kapandı” dedi… Yanındaki Paşa’ya, “ Günaydın gazetesini kapatmanın bir anlamı yok ki, ellerinde Tan diye bir gazete var. Aynı yayını oradan da yaparlar” demiş. Temelde bu kapatmanın bir anlamı yok demeye getirecek ama ne mümkün, bu dedikleri hemen Evren Paşa’ya ulaştırılmış. Ve o hışımla ayağa kalkıp  “Tan’ı da kapatın” demiş (gülüyoruz). Oysa Kenan Evren’in Tan diye bir gazete çıktığından haberi bile yok. Neyse, o gün akşamüzeri Tan gazetesi de süresiz olarak kapatıldı. Bunlar son derece keyfi işlerdi ve ne yazık ki yaşandı.

Sorguya çekildiniz mi hiç?
Beni sıkıyönetim döneminde, sık sık Selimiye Kışlası’na çağırırlar ve bağırıp çağırırlardı. “Bu yayını sevmedik” derlerdi. Bir iki defa bizzat Necdet Üruğ çağırdı. İstanbul sıkıyönetim komutanı…

Fırça attı mı size?
Hem de nasıl, “Bu ne rezalet, bu ne kepazelik?” diyor ve ses çıkartamıyorsunuz. Ne yapabilirsiniz ki? Sadece beni hapse atacağını bilsem, o zaman belki itiraz ederim. Ama arkamda 1000 kişinin sorumluluğu var. Orada onu kızdıracak bir şey söylesem, gazeteyi süresiz kapatır ve onlarca insan işsiz kalır. Kim “Sıkıyönetim döneminde kabadayılık yaptım” diyorsa gelsin bana anlatsın. Onu alnından öpeceğim. Ama böyle bir şey mümkün değil. Yine de her şeye rağmen, o zamanki yönetime herhangi bir yalakalığımız olmadı. Ayrıca zarara da girdik. Bir dönem öyle oldu ki, neredeyse tüm rütbeli personel kafasına göre arayıp, yaptığımız haberleri beğenmediklerini söyleyebiliyordu. Hiç unutmam bir defa, galiba bir Binbaşı’ydı beni aradı ve “Bugün yaptığınız bir haber, bizi son derece üzmüştür. Dikkatinizi çekerim, siz asker düşmanlığı yapıyorsunuz” dedi. Ben de “Ne oldu Sayın Binbaşım, gazetede sizin bahsettiğiniz türde bir haber görmedim” dedim. Sonra gazeteyi iyice inceleyince fark ettim. Çanakkale’de, Gelibolu yolunda bir askeri jeep devrilmişti ve dört er şehit olmuştu. Biz de tek sütün olarak bu haberi koymuşuz.

Ne var bunda?
Bir şey yok ama gel de onlara sor. “O haberi neden koydunuz?” diyorlar. Yani bu bir trafik kazası haberi ama bu yüzden bile, “Haklısınız Binbaşım, olmuş bir defa arkadaşlar dikkat etmemişler” demek zorunda kalmıştım. Gazetede çıkan tüm haberleri kontrol edemezsiniz ki. Ben bu gibi şeylerle çok muhatap oldum. Askeri dönemlerde çok sıkıntı çektik. Ama özellikle, yönetim kadrosu bu sıkıntıları yaşadı. Genel yayın yönetmenleri falan… Onun dışındakiler çok sıkıntı çekmedi. Sıkıyönetim yasası bugün halen yürürlükte. Şimdi sıkıyönetim ilan edilsin, aynı şeyleri yine yaşarız.

Peki, neden bu yasa kaldırılmıyor?
Onu bilmem, Meclis’te çoğunluğu elinde tutan iktidar partisine sormak lazım.

Rahmi Bey, sıkıyönetim dönemindeki bu kapatmalar ya da yediğiniz azarlarla ilgili başka bir anınız var mı?
Olmaz mı! Evde olduğum geç bir saatte telefonum çaldı. O zaman Günaydın’ın gece müdürlüğünü yapan Hasan Kılıç, şimdi Hürriyet’in gece müdürüdür, beni aradı. Tekel maddelerine tepeden tırnağa zam geldiğini söyledi. Atlanacak bir haber değil, acele de etmek lazım. Hemen manşet yapmak için çalışmalara başladık, ben de telefondan bir başlık yazdırdım. Çıkmak üzere olan gazeteden bir haberi çıkardık ve yerine Tekel haberini girdik. Bunlar gece yarısında oluyor. Şimdi düşünüyorum da, yüzde 30, yüzde 40 gibi müthiş bir zam yapılacaktı. Sayfayı hazırladık ama bunu yapmamız, gece saat 02.00’yi buldu. Haberin hazırlanması uzun sürdüğünden, Kadıköy baskısında değişiklik yapamadık. Oraya giden gazetelerde, Tekel zammı yerine, “Gribin faturası ağır oluyor, sakın hasta olmayın” gibi bir haber vardı. Ertesi gün, bizi Selimiye’ye çağırdılar.
Bülend Ulusu o sıralar Başbakan ve zam haberimiz Ankara’da çıkan gazetede de var. Neyse, bunu okuyor ve doğrudan İstanbul’a telefon açıyor. Zam haberini veren üç gazete var: Günaydın, Hürriyet ve Cumhuriyet. Hürriyet ve biz haberi en tepeden, manşetten girmişiz, Cumhuriyet ise tek sütun halinde vermiş. Başbakan’dan talimat şu, “Haberi yapan üç gazetenin yöneticilerini sorguya çekin, iyice haşlayın.” Necdet Paşa bizleri çağırdı. Günaydın’dan ben, Hürriyet’ten Erol Türegün, Cumhuriyet’ten de yanılmıyorsam Okay Gönensin davete icabet ettik (gülüyoruz). Üç kişi, Paşa’nın kapısının önünde bekliyoruz ama içeri almıyorlar. Sonradan öğreniyoruz ki Paşa, Trakya’da tatbikattaymış. Neyse dört saate yakın bekledik. Bu sırada basın işleriyle ilgilenen binbaşı’dan zam haberi için çağrıldığımızı da öğrenmiştik. Bir süre sonra Paşa’nın helikopterinin sesi geldi. Bizi içeriye aldılar. Aslında haber yüzde yüz doğru, ama haber bakanlık açıklamadan önce sızdırılmış. Biz onlardan bir gün önce yayınladığımız için kızmışlar. Tabi askeriye olduğu için ses çıkaramıyorsun, yoksa “İşini doğru yap haber sızmasın” diyebilirsin ama diyemiyorsun. Sonunda içeriye girdiğimizde, Necdet Paşa’nın ellerini arkada bağlamış, kaşları çatık bir şekilde bizi beklediğini gördük. Masasının üzerinde de gazeteler duruyor ama konuyla ilgili bilgisi yok onun. Çünkü tatbikat sırasında gazetelere bakma fırsatı olmamış. O sadece Ankara’dan gelen ‘haşla’ talimatını uygulayacak.

İşiniz son derece zormuş…
Hem de nasıl (gülüyor). Ben sıramı beklerken masanın üzerinde duran gazete yığınına baktım. En üstte Günaydın duruyor ama gazete Kadıköy baskısı. Yani manşetinde hastalık haberi var (gülüyoruz). Necdet Paşa, “Günaydın gazetesinin temsilcisi kim?” deyince öne çıktım. Paşa, gazeteyi eline aldı ve “Nedir bu haber?” dedi. Ben de eczanelerden alınan rakamlar dedim. Hasta olursanız, masrafınızın ne kadar çok artacağıyla ilgili bir haber yaptık diye de ekledim. “Bu ne kepazelik!” dedi. Eczanelerden alınan reçete bedelleri bunlar dedim. “Peki, ne anlamı var bunun?” diye sordu. Ben de malumunuz mevsim kış ve herkes grip oluyor. Biz de aman dikkat edin, hastalığın masrafı pahalıya mal oluyor demeye getirdik dedim. “ Bunu diyerek ne demek istediniz?” dedi.  Necdet Paşa’nın bir şeye kızması lazım ya ısrarla soruyor. Sonunda dayanamadım ve efendim, kızacağınız haber o değil deyiverdim. (gülüyoruz). Hürriyet gazetesini elime alıp, kızacağınız haber işte bu dedim. Binbaşı hemen içeriye girdi, durumu anlattı. Paşa tabi ki çok bozuldu ama bir şey de demedi. Haberi Kadıköy baskısına yetiştiremediğimizi söyledim. Adam çok mahçup oldu, hemen lafı değiştirdi ve zam haberine bağladı (gülüyoruz).

Sonra iş nasıl tatlıya bağlandı?
Zam haberini aynı yerden ve aynı puntolarla yalanlamamızı istediler. Aynı şekilde düzeltin dediler. Aslında dediğim gibi haber virgülüne kadar doğruydu ve sonrasında hükümet bu zamları açıkladı. Sadece açıklama, haberimiz yüzünden birkaç gün ileriye atılmış oldu. Peki dedik. Gazeteye döndüm ve tam da istedikleri şekilde, ‘Tekel maddelerine zam gelmedi’ diye bir başlık attım. Başka çaremiz yok, uymazsak kapatılacağız. Cumhuriyet gazetesi, haberi tek sütundan verdiği için aynı şekilde yalanladı. Hürriyet gazetesiyse, farklı bir şey yapma yoluna gitti. Haber, Hürriyet’te manşetten girmişti. Ama yalanlama aynı şekilde girmedi. O gün Kenan Evren bir konuşma yapmış ve çok önemli şeyler söylemişti. Sonuçta adam devlet başkanı ve ağzından çıkanlar kanun niteliğinde. Hürriyet’te böyle düşünmüş olacak ki, Evren’in söylediklerini manşete taşımışlar, zam haberinin yalanlamasını da altına koymuşlar. Böylece yeri ve puntosu da değişmiş. Yapılan Necdet Üruğ’un dediğine uymuyor. Bu yüzden Hürriyet’in başına gelmeyen kalmadı. Gece nöbetçisinden tutun da Nezih Demirkent’e kadar herkesi Selimiye Kışlası’nda sorguya aldılar. Erol Türegün, Seçkin Türesay nezarethanede tutuldu. Nezih Demirkent’i sorguladıktan sonra serbest bırakmışlardı. Gazeteyi kapatmadılar ama çalışanların yaşadıkları resmen eziyetti.

Yazık… Onlara bu hakları veren yasa halen yürürlülükte…
Evet, Sıkıyönetim Yasası halen yürürlülükte.

Başbakanımız bu yasayı unuttuğu için mi değiştirmiyor?
Unuttuğunu sanmıyorum.

Rahmi Turan’ın gazeteciliği, tatlı serttir.  Attığı başlıklar konuşulur, olaylara yaklaşımı farklıdır. Bunları göz önüne alarak sormak istiyorum. Gazetecilik yaptığınız dönemde yargılandınız mı ceza aldınız mı?
Hakkımda çok dava açıldı ama hemen hepsinden beraat ettim. Sadece bir tanesi biraz uzun sürmüştü ve o da askeriyeyle ilgili değildi. O dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in eşini kızdıracak bir haber yapılmıştı. Böyle söylüyorum, çünkü haber Ankara baskısında çıkmıştı ve ben bile konuyu mahkeme celbi gelince öğrendim.

Nasıl bir haberdi bu?
Bir trafik kazası haberiydi. Yanılmıyorsam 1969’un sonu ya da ortalarında Ankara’da Necdet Onur adında bir muhabir arkadaşımız vardı. Başbakan Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Hanım’ı rencide eden bir haber yazmış. Gazetenin gece sekreteri Mete Bayındır’ı da, “ Bu haber, Türk Haberler Ajansı tarafından istendi. Yarın tüm gazetelerde çıkacak” diye kandırmış. Bizim haberimiz yok, İstanbul’daki gece sekreteri arkadaş, habere inanmadığı için onu koyma gereği duymamış. Bir baktık, 10 gün sonra, Necdet Onur ve Rahmi Turan hakkında tutuklama kararı geldi. Ben o sıralar sorumlu müdür olarak çalışıyorum. Yani yazıyı yazanla aynı sorumluluğa sahibim. Hemen konuya müdahale ettim ve bir yanlışlık olmuş düzeltelim dedim. Ama Süleyman Bey çok kızmış, kabul etmedi. Karısına hakaret ettiğimiz gerekçesiyle dava açmış. Bu yüzden 25 gün Ankara Cezaevi’nde kaldım. Ondan sonra tahliye edildim ama dava devam etti. Biz derdimizi anlatamadık. Haberde bir kasıt yoktu ama Süleyman Bey, haberi karısının namusuna dil uzatılmış gibi yorumladı.

Neden böyle yorumladı acaba?
Nazmiye Demirel’in ayakkabıcısı olan Ali Tepe adlı bir adamdı trafik kazası geçirip ölen adam. Bu adamın ağabeyi de gazeteciye, kardeşinin Demirel ailesine yakın olduğu için üçüncü şahıslar tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Tabi haber de ‘Demireller’in yakın dostu olduğu için öldürüldü’ şeklinde çıkınca, ortalık karıştı. Başlıktaki o ‘dost’ kelimesi farklı yorumlanmış.

Nazmiye Hanım’la yaşanan yasak bir ilişki gibi yorumlanmış galiba…
Evet… Oysa ortada böyle bir şey yok. Böyle bir kasıt ve ima da yok. Türkçe bilen herkes anlar ki amaç o değil. Oradaki kullanım aile dostu gibi bir şey. Ama bu nasıl anlaşıldıysa, belki de çevresinin doldurmasıyla işler farklı bir yöne saptı. Oysaki bu olaydan üç beş ay evvel gazete olarak Demirel’i destekleyen bir röportaj yayınlamıştık. Ergin Konuksever’in hazırladığı ‘Çoban Sülü’ adlı bir röportaj haberdi. Demirel’in doğduğu yer olan Isparta’ya, İslamköy’e gitmiş, ailesiyle, arkadaşlarıyla ve çevresiyle keyifli sohbetler yapmıştık. Biz o röportajları, seçim öncesinde yayınladık ve belki de sırf bu yüzden ciddi anlamda bir oy artışı sağlamış oldu Demirel. Çok büyük bir propagandası olmuştu. Kendisinin kötülüğünü istesek böyle bir röportaj yayınlar mıydık?

Sonra neler oldu?
Haldun Simavi, yaşananların kötü olduğunu ve bu konuda gerekirse Nazmiye Hanım adına bir hayır kurumuna bağış yapabileceğimizi, manşetten özür dileyebileceğimizi söyledi. “Bu işi mahkemeye taşımaya lüzum yok” dedi. Ama dinletemedik. Beni 25 gün içeride tuttular. Dava iki sene devam etti ve bu süreçte 15 günde bir Ankara’ya mahkemeye gittik. Oraya giderken küfürler yedik, arabamız yakıldı, matbaa kurşunlandı… Necdet Onur’un, Anadol marka arabasını yakmışlardı. O zaman için Adalet Partisi, 1969 seçiminde yüzde 52 oyla iktidara gelmişti ve arkasında büyük bir güç vardı. Haldun Simavi, sağlam bir patrondur, yaşananlardan sonra, “Madem durum bunu gerektiriyor, o zaman biz de gereken mücadeleyi yapalım” dedi. Böylece ‘Anayasa diyor ki!’ başlığıyla bazı haberler yaparak gereken yerlere göndermeler yaptık. Süleyman (Demirel) Bey’in kardeşleri Hacı Ali Demirel ve Şevket Demirel’in Ankara’da Devlet Demir Yolları’na ait arsaları nasıl satın aldıklarını ortaya çıkardık. Devlet bankalarından usulsüz krediler aldıklarını yazdık. Biz o zaman için büyük para olan 25 milyonluk bir kredi aldıklarını belgeleriyle yazmıştık. Sonrasında, habere konu olan isimler bir basın toplantısı yaparak aldıkları paranın 25 değil, 19 milyon olduğunu söylediler (gülüyoruz).

Ne büyük gaf bu… 25 ya da 19, fark eder mi? Önemli olan parayı almaları….
Gerçekten de öyle. Zaten o zamanlar Abdi İpekçi de Milliyet’teki başyazısında bu ironik durumu ‘ti’ye alan sert bir yazı kaleme almıştı. Bu süreçte Adalet Partisi’nden ayrılanlar oldu. Parti güç kaybetti. Bir de üzerine Meclis araştırması düzenlenince, bankalardan alınan kredinin 19 değil, 105 milyon olduğu ortaya çıktı. Sonra 12 Mart muhtırası geldi ve iktidar devrildi. Günaydın olarak o ana kadar verdiğimiz mücadeleyi, Haldun Simavi’nin “Düşene vurulmaz” sözüyle bitirdik. Zaten iktidar da değişmişti. Hiç yoktan, aptalca yazılmış bir haber yüzünden konu nerelere kadar geldi.

Bu kadar fırtınalı ve çalkantılı dönemlerden sonra şu anda bir sessizlik içindesiniz. Ama bu fırtına öncesi sessizlik galiba… Çünkü yeni bir gazete çıkaracaksınız galiba…
İnşallah. Yüzde 90 ihtimalle ekim sonu kasım başı gibi çıkartmayı düşündüğümüz bir gazete var. Geriye kalan yüzde on ihtimal de benim iyimserliğim çünkü ortada yazılı olarak imzalanmış bir sözleşme yok. Sadece bir mutabakat var. İlk olarak ciddi bir reklam kampanyası dönemine girmeliyiz. Televizyon bu anlamda çok önemli bir mecra. Ve bir o kadar da pahalı. Ama orada iyi bir reklam yapamazsak, gazete ölü doğar. Artı, kadro oluşturulması da gerekiyor. Gerçi matbaa makinelerimiz hazır, ama henüz idare yerimiz belli değil. Muhtemelen Maslak tarafındaki gökdelenlerin birinde 1000 metrekarelik bir yer kiralayacağız.

Basın dünyamızın kazanacağı bu yeni patron kim?
Patron ben değilim (gülüyor). Onu şimdilik açıklamıyoruz. Gerçi, “Siz istediğiniz vakit açıklayabilirsiniz, benim için bir sakıncası yok” dedi ama ben istiyorumki bu açıklamayı kendileri yapsın.

Siz gazetenin başında olacaksınız ve o kişi de finanse edecek, öyle mi?
Evet…

Peki, gazete kafanızda oluştu mu?
Tabi ki süreç ilerledikçe kafamda bir şeyler oluşuyor. Şu anda kağıda dökülmüş bir şey yok ama kafamın içinde bir sürü şey var.

Bir isim düşündünüz mü?
İsim arıyoruz. Etkili ve güzel bir isim bulmak çok zor. Hangi ismi beğensek sahibi çıkıyor. Ya onlardan satın alacaksın ya da başka bir isim bulacaksın. Türkçe sözlüğü başından sonuna taradım ve belki 10 bini aşkın kelime içinden 70 -80 tane çıkarabildim. Hepsi sahipli çıktı.

Nasıl bir gazete olacak, yine bir bulvar gazetesi mi düşünülüyor?
Çıkaracağımız gazetede bulvar gazetesinin özellikleri olacak ama siyasi bir gazete çıkaracağız. Mesela bugün ki ‘Milliyet Cadde’ ve ‘Hürriyet Kelebek’ ekleri gibi yedi sekiz sayfalık bağımsız bir magazin gazetemiz de olacak. Tabi ki bizim yapacağımız, bu verdiğim örneklerden farklı bir bakış sunacak. Bunun için çalışıyoruz. Genel olarak piyasadaki gazetelerden farklı bir şey yapacağız, yoksa var olan gazeteleri taklit ederek başarılı olmamız mümkün değil. Farklı yapıda bir gazete modeli yaratmamız lazım.

Farkı ne olacak?
Şu anda tam olarak cevap veremem. Onu kolları sıvayıp işe giriştiğimizde göreceğiz. O zaman ortaya çıkacak.

Belki haberlere yaklaşımı farklı olacak…
Tabi ki haberlere bakış açısı farklı olacak. Ama sonuçta gazete gazeteye benzer, nasıl ki insan insana benzerse öyle, insanın eli ayağı vardır, gazetenin de görüntüsü aynıdır. Cambazlık ya da sihirbazlık yapamayız ama bakış açısının farklı olması farklılık getirebilir.

Sayın Başbakanımız eleştirilere pek tahammüllü değil… Bunu göz önüne almanız gerekiyor…Doğru, yaşanan olaylar onu gösteriyor.

Bu konuda bir önlem alacak mısınız? Yoksa, “Gerek yok, ben gazeteciliğimi yapacağım” mı diyorsunuz?
Bir defa gazetenin yapısı muhaliftir, gazete eğer muhalif değilse gazete değildir. Öyle değilse de o gazete şakşakçıdır. Gazete temelinde, halk ya da okurları adına hesap sorma hakkına sahiptir, halkın yanında olmalıdır. Gazete yanlışları yazmalı, göstermeli. Her şey güllük gülistanlıksa o zaman gazeteye de ihtiyaç yok ki. O zaman, “Hepsi iyi” dersin ve gazete çıkarmaya da gerek kalmaz. En gelişmiş ülkelerde de en geri kalmış ülkelerde de iktidarların mutlaka eleştirilecek bir sürü şey vardır. Siyasiler iktidara gelirken, bazı vaatlerde bulunmuyorlar mı? Biz de bunların takipçisi oluyoruz. Yapılmayan işlerin peşinde koşacağız. Gazeteciliğin doğasında bu vardır. Elbette insanların her zaman hataları olacaktır. İktidara gelenlerin eleştirilecek yanları mutlaka vardır. Biz bunu yapacağız ama bu durum, kan davası ya da boğuşma şeklinde olmayacak. Karşı tarafı rencide etmeden, hakaret etmeden yapacağız haberlerimizi. Kimsenin buna hakkı yok. Eleştirirken, kesinlikle sivri laflarla karşı tarafı aşağılayacak tavırlar takınmayacağız. Normal eleştirilere de kimsenin kızacağını zannetmiyorum. Çıkartacağımız gazete, normal eleştiriler yapacak ve Sayın Başbakanımız’ın da bize kızacağını sanmıyorum. Sonuçta herkes işini yapıyor. O da bizi, “Ne kadar kötü gazete çıkarıyorlar?” diye eleştirebilir. Aynı şekilde biz de bu iktidarın yönetim şeklini beğenmiyoruz diyebiliriz. Yani karşılıklı iki tarafın da hakkı olmalı. Eğer bu ülkede gerçek anlamda bir demokrasi varsa, olay böyle olmalıdır…

Şu anda size göre demokrasi var mı?
Şu anda ne yazık ki Türkiye’de demokrasi yok. Ama olmasına gayret ediyor, bunun için çaba gösteriyoruz. Zaten yasalar her türlü hakareti cezalandırıyor. Para ve hapis cezası var. Kimsenin kimseye hakaret etme hakkı yok. Onu da peşin peşin kabul ediyoruz. Eleştirinin sınırı nedir? Hakaret çizgisine varmamak. Davaları önlemek mümkün değil, her gazete için davalar olur, ama benim çalıştığım gazetelerdeki dava sayısı bütün gazeteler arasında en az olanıdır.

Ölçüyü kaçırmamak lazım…
Evet, hatta öyle bir şey ki, yaptığımız bazı haberlerdeki eleştirel bakışımızdan belki de memnun olacaklar. Onunla bazı şeyleri değiştirme şansı bulacaklar. Karşı tarafın da hak vereceği eleştirilere yer vereceğiz.

Aslında Adnan Menderes’i ipin ucuna götüren en önemli sebeplerden biri, çevresinde gerçekleri görmesine engel olan insanların yanlış yönlendirmeleriydi. Doğru mudur bilmiyorum?
Evet, çok doğru bir tespittir. Biraz önce anlattığım Demirel’le olan dava konusu da hep yakın çevresinin yanlış yönlendirmesiyle olmuştu. Biz o zaman derdimizi anlatalım istedik ama bunu başaramadık. O zamanlar basınla ilişkileri düzenleyen Turhan Bilgin adlı bir Devlet Bakanı vardı. Tüm görüşme taleplerimizi “Beyefendi çok kızgın, söyleyemem” diye geçiştiriyordu. Oysaki onun işi arabuluculuk yapmaktı. Benim İsmet Sezgin’le ahbaplığım vardır. Yıllar sonra bu olayı konuşurken, “Keşke Turhan Bilgin’in yerinde ben olsaydım, bu davayı engellerdim” demişti. Ortada hiçbir şey yokken, parti devrildi. Günaydın o sıralar yüksek tirajlı bir gazeteydi. Ve şöyle söyleyeyim, gazetelerle kavga etmek, siyasilerin pek de hayrına olmaz.

Bir de halkımız, mazlumun yanında olmayı seviyor.
Mesela daha sonraki yıllarda, 12 Mart muhtırasından sonra Demirel’le ilgili ne lehinde ne de aleyhinde  hiçbir şey yazmamaya başladık. Ta ki, 1987 yılında yapılan siyasi yasakların kaldırılmasıyla ilgili referanduma kadar. O dönemde Turgut Özal siyasi yasakların devamı için büyük bir kampanya başlatmıştı. Yasakların devam etmesini istediği kişiler, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş’ti. Siyasi yasaklar, demokratik bakış açımıza ters olduğundan, bunların kalkmasını istedik ve o günün Başbakanı Turgut Özal’ın karşısına çıkarak, onun da öfkesini üzerimize çekmeyi göze alıp yasakların kalkması için çalışmaya başladık. O dönem üzerimizde büyük bir ilan baskısı kurulmuştu. Devlet bankaları ve Sümerbank, o dönemler gazetelere çok ilan veriyordu. Biz bu işe girince ilanlarımız kesildi. Zamanın Sümerbank genel müdürüyle konuştuğumda bana, “Elimde olsa ilan veririm ama durumu biliyorsunuz, talimat geldi” demişti. Referandum sonucunda kıl payı bir farkla siyasi yasaklar kalktı. Aradaki fark 300-400 bin kadardı ve o günkü Günaydın gazetesinin tirajı da tam olarak o kadardı. Ben o zaman gazetenin üçüncü sayfasında yazıyordum ve köşemden defalarca siyasi yasakların kaldırılması gerektiğini yazmıştım. Böyle bakınca, demek ki biz siyasi yasakların kalkmasını desteklemesek olay çok daha kritik durumlara gidebilirdi. Bu olayın ardından Demirel gazeteyi ziyarete geldi ve barıştık. Sonrasında Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu. Dostluğumuz da devam etti. Cumhurbaşkanlığı döneminde takdir ettiğim bir yedi yıl geçirdi. Sevdiğim bir devlet adamıdır. Bakın siyasetçi demiyorum, devlet adamıdır diyorum.

Nisan başında Hürriyet’teki işinize son verildi. Sanırım, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu tarafından tebliğ edildi bu... Kırılma burkulma oldu mu yüreğinizde?
Hayır, kimseye kırılmadım. Herkes görevini yapıyor.

Siz de bir dönem Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptınız…
Evet, 1990’nın sonu 91’in başında Hürriyet’in başındaydım.

Şu andaki Türk basınının durumunu nasıl görüyorsunuz? Sıkıntıda mı, yoksa her şey güllük gülistanlık mı?
Her şey güllük gülistanlık diyemeyiz, onu diyende ya kendini aldatıyordur ya da yalan söylüyordur. Türk basını, Cumhuriyet tarihi boyunca en kötü dönemini yaşıyor. Ben 1960 öncesini pek hatırlamam ama okuduğum için biliyorum. Basın üzerinde, tek parti döneminde bile böyle bir baskı yoktu.  Şimdi baskı var. Muhalefet yapabilen kaç gazete kaldı? En fazla dört tane sayabilirsiniz ama onların da tirajları inanılmaz düşüktür. İçlerinde en yüksek tirajlı olan Sözcü’dür ve o da ciddi bir muhalefet yapıyor. Ama onun dışında iktidara muhalefet eden gazetelerin tirajları 40- 50 bin civarındadır.

Demek ki halk iktidarı seviyor. Onu eleştiren gazeteleri de okumuyor. Buradan çıkan sonuç bu olmuyor mu?
Muhalefet yapan gazeteler, halka yeteri kadar güven vermiyor ya da hitap edemiyor. Onların yönetimlerini eleştirecek durumda değilim.

Bazı gazetelerin satmaması iktidar yüzünden mi?
Hayır, yok onunla ilgisi yok. Gazetelerin yayın politikaları okurlar tarafından benimsenmiyorsa ya da teknik olarak çıkarılan gazeteler sevimli bulunmuyorsa, insanlar onları ancak fikir düzeyinde destekliyor. Ama ilkel yapıları yüzünden almıyorlar. Vitrin diye bir olay var. Demek ki vitrin önemli. Gazetelerin de albenisi olacak ki satsın. Kiminin kağıdı iyidir, kiminin mürekkebi. Sözcü gazetesi bu anlamda iyi iş çıkarıyor ve 220 -230 gibi bir tiraja ulaşıyor ki bunlar iyi rakamlar. Demek ki görünüş de önemli. Satılmayan gazeteleri yan yana koyduğunuzda ne demek istediğimi daha net anlarsınız.

Gazetelerin takındığı tavır, zaman içinde nasıl bir değişiklik gösterdi?
Eskiden aşırı muhafazakar grup vardı. Şimdi o grubun elindeki gazeteler tıpkı eski günlerde olduğu gibi iktidarı körü körüne destekliyorlar. İktidar, beyaz kağıda “Siyah” dese haklısınız diyecekler. Bir de muhalefet yapan bağımsız gazeteler vardı ki, onlar da orta grup olarak adlandırılıyordu. Hürriyet, Sabah, Vatan, Milliyet gibi… Sabah, Vatan ve Milliyet gazetelerinin sahipleri değişti ve bu durum ciddi bir tiraj kaybına yol açtı. Geri kalanlar da, ağır vergi cezaları yüzünden - Doğan Grubu’na yapılan gibi - tamamen iktidarın dümen suyuna girdiler. Sabah gazetesi zaten devlet bankalarından çekilen kredilerle satın alınmıştı. O yüzden iktidarı destekliyordu ama teknik olarak gayet iyi bir gazete ve albenisi var. Göze hitap ediyor. Orta gruba dahil gazeteler eskiden iktidarı yeri geldiğinde gayet iyi bir şekilde eleştirebiliyorlardı. Ama şu anda bu yok. Hatta iktidarın sevmeyeceği bir haber olduğu vakit, iç sayfalara saklıyorlar. Geçenlerde, elektriğe ve doğal gaza çok ciddi zamlar yapıldı. Ertesi gün bazı gazeteler, ayıp olmasın diye zam haberini birinci sayfadan çift sütun olarak verdiler. Ancak sonraki günlerde bununla ilgili tek satır haber yapılmadı. İç sayfalarda dahi bununla ilgili bir habere rastlamadım. Tabi ki muhalif gazeteler hariç. Böyle büyüklük olmaz. Büyük gazete dediğin, vatandaşın hakkını savunacak. Şu anda Avrupa’nın en pahalı elektriğini kullanıyoruz. Benzinin rafineri çıkış fiyatı 70 kuruş, vatandaşın ödediği ücret ise 4 TL. 70 kuruş...

Rahmi Turan basında olduğu varsayılan boşluğu mu dolduracak?
Size o boşluğu rakamlarla anlatayım. Muhalif gazeteler, günlük tiraj oranlarına bakınca yüzde 8’lik bir dilimi kaplarken, yandaş ve iktidarın dümen suyunda haberler yapan gazeteler ise yüzde 92’lik bir alanı kaplıyor. Bugün Türkiye’de 4,5 milyon gazete satılıyor. Bunlar içinde muhalefet yapan gazetelerin toplam tirajı 400 bin, hesaplayınca ortaya çıkıyor.İktidar kızar korkusuyla, zam haberlerini bile vermiyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Kızarsa kızar ama öyle bir gözleri korkmuş ki vermiyorlar. Kamuoyunu ilgilendiren siyasi bir haber olduğunda anlı şanlı gazetelerin manşetlerinde cinayet haberleri olduğunu görüyoruz. Bunlar bulvar gazetelerinin ortada yapacağı şeylerdir. Neden manşetten veremiyorlar,  çünkü iktidarı kızdırmak istemiyorlar.
Büyük bir boşluk var. Geçen yıla göre büyük gazetelerin toplam tiraj kaybı  360 bin oldu. Peki, bu okuyucu nereye gitti? Hiçbir yere gitmedi. Bir kısmı küstü ve gazetelerini sanal ortamdan okumaya ya da televizyon haberlerini takip etmeye başladı. Yaşı ilerlemiş olanlarsa, tamamen koptu. Onlar Uğur Dündar’ı izlediklerini söylüyorlardı ama onu da Star’dan uzaklaştırdılar. Halbuki Uğur Dündar, bu konuda ülkenin bir numaralı ismi.

Uğur Dündar şimdi Sözcü’de…
Bize gelirse başımızın üzerinde yeri var. Ama o televizyonda çok güçlü.

Her gazetenin bir televizyonu var. Sizin gazetenin de bir televizyonu olacak mı?
Olsa çok iyi olur ama şu anda öyle bir çalışma yok. O pahalı bir iş, maddi imkanları varsa patrona tavsiye ederim ve desteklerim.

Kadroyu kafanızda kurdunuz mu, bizimle paylaşacağınız isimler var mı?
Henüz yok. Ama tabi ki eskiden çalıştığım ve iş niteliklerini bildiğim arkadaşlarım var. Yine de şu anda çok erken ve hepsi de bir yerlerde çalışıyor. İnsanlarla konuşmaya başladığında, sözleşmeyi imzalatıp, ücretlerini belirleyip çalışmaya başlaman gerekir ki, şu anda o durumda değiliz. Bunu ancak eylül ayı başı itibariyle yapabiliriz. Yeter ki paradan haber verilsin.
Gazete sağlam olmalı, siyasilere sırtını yaslamamalı. Tüm partilerin dışında olmalı, hiçbir partiyle ilişkisi olmamalı.

Sizin gazeteniz, halkın gazetesi mi olacak?
Tabi ki gazetenin sahibi halk olmalı, halkın gazetesi olmalı, hiçbir siyasi partiyle bağlantısı olmamalı. Bir partiye yakınlık oldu mu o gazete bitiyor. Sevdiğin partiyi desteklersin ayrı ama onun yanlışını da eleştirmen lazım. Günümüzdeki hatalardan biri de muhalefet yapan gazetelerin, iktidarın karşısındaki partiyi sanki pür-i pakmış gibi göstermesi. Hep iktidara yükleniyorlar. Ama sen muhalefetin yanlışlarını da göster, onlara da ayna tutu. Neden oy alamıyorsun diye onun hesabını sor. Tüm muhalefet partilerinin toplam aldığı oy, ancak iktidar partisinin aldığı oy miktarının yarısı kadar. O zaman kusura bakma ama muhalefet olarak sende bir eksiklik var demektir. Ülkemizde yanlış olan bir mantık var, “Halk anlamaz” deyip bırakılıyor. Bu kafayla gittiğin vakit, kaybetmeye mahkumsun. “Yanlış yapıyor, ne seçtiğini bilmiyor” dediğin halk, eski yıllarda Demokrat Parti’yi, Adalet Partisi’ni, Anavatan’ı seçmişti. Bu partiler de sağ görüşlüydü ama şu anda iktidarda olan parti kadar uçta değillerdi. Aynı halk, Ecevit’e yüzde 41 vererek başa getirdi. 1977 seçimiydi ve o dönem şimdiki fikri temsil eden parti olan Milli Selamet Partisi’nin aldığı oy yüzde sekizdi. Buradan hareketle her şeyi halkta aramayıp, biraz da kendine bakacaksın. AKP, ilk seçimde yüzde 32 aldı. İkincisinde yüzde 34’e, sonrasında da 47-49’lara çıktı. Oturup düşünmek lazım, onlar sürekli artarken sen neden oy alamıyorsun? Diyorlar ki “Dini kavramları sömürüyorlar, istismar ediyorlar”. Doğru, bu konuda ben de o fikre katılıyorum ama tek sebep bu değil.

Başka ne gibi bir sebep olabilir?
Geçen haftalarda Urfa’ya ve Gaziantep’e gittim. Şehirler ve yollar o kadar güzelleşmiş ki, 17 yıl önce gördüğüm Urfa’dan eser yok. O dalga geçilen duble yollar şehrin çehresini inanılmaz değiştirmiş. Gaziantep, Türkiye’nin en gelişmiş şehirlerinden biri olmuş. Demek ki hizmet de var. Ama şu da var ki, Urfa’da hiçbir dükkanda içki satılmıyor. Biz dört yıldızlı bir otele gittiğimiz halde,  içki satılmıyordu. “Bizde içki servisi yok” dediler. Biz de, “Ayyaş değiliz, sadece bir kadeh bir şeyler içeceğiz” dedik ama “Yok” dediler.  Sonra yanımıza otelin ortaklarından eski Doğru Yol Partisi Milletvekili Mehmet Güneş geldi ve “Burada sadece Hilton’da içki servisi yapılır, onun dışında içki bulamazsınız” dedi. Biz onunla dalga geçince, “Burada yok ama yarın evime gelirseniz size her türlü içki ikramını yapabilirim” dedi (gülüyoruz). Gerçekten de ertesi gün evine gittiğimizde bizi çok iyi ağırladı. Hakikaten, viski dahil her türlü içki vardı. Evinde var ama otelinde yok. Urfa’nın tamamı böyle. Ancak evde içebiliyorlar.

Bunun haber değeri var ama gazetelerde göremiyoruz…
Bunu gazeteye yazdığınızda birileri size kızıyor. İktidar ondan sonra bozuluyor. Gaziantep öyle değil ama aynı baskı orada da var.

Anladığım kadarıyla çıkaracağınız meslek hayatınızdaki 10’uncu gazetede bu tarz haberleri vermekten çekinmeyeceksiniz. Bizimle buluştuğunuz, bu özel ve güzel açıklamaları yaptığınız için şahsım ve Medyaradar okurları adına size teşekkür ederim… Yolunuz açık olsun Rahmi Bey… 
Sağolun… İnşallah gazetemizi çıkarırız ve toplum da sadece kendine hizmet edecek olan bu gazeteye sahip çıkar…  


Konuta KDV zammı geliyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Kentleri İzleyecek

Kentsel Dönüşümün İlk Hedefi 6 Milyon Konut

Bülent Arınç: TOKİ’nin Alanını Daraltmamız Lazım Çok Açıldı

Dome Residence’da teslimler Eylül 2012’de

Sarphan Finans Park Ataşehir’e değer katıyor!

Bir Sene Sonraki Evinizi Şimdiden Görmek İster Misiniz?

Ilıksu Yaşamkent Zonguldak’ın Çehresini Değiştiriyor

Canan Evleri’nde Hemen Teslim Konutlar

14 Özel Eğitim Alanı Açık Artırmada

TOKİ kentsel dönüşümü nasıl gerçekleştiriyor?

İnşaat sektörü KDV için ortak öneri sunacak!

Gayrimenkul Zirvesi sektörün nabzını tuttu!