Medya
22 Oca 2012 17:52 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 13:15

SİNEMA DESTEK FONLARININ AKİBETİ NE OLACAK? BAĞIMSIZ SİNEMACILAR KIZGIN AMA HAKLILAR MI?

Medyaradar sinema-tv yazarı Murat Tolga Şen, Sinema Genel Müdürünün sinema fonu desteklerinin 'gişe' ve 'aile filmlerine' verileceği açıklaması üzerine patlak veren kavgayı yorumladı.

Memleketin neresi durgun akan bir su ki, sineması olsun! Neredeyse her gün, üzerine saatlerce konuşabilecek, yazabilecek hadiseler yaşanıyor. Bana da odağıma girenleri kendi süzgeçimden geçirip Türk sineması meraklılarıyla paylaşmak, onlara farklı bir bakış açısı sunmak kalıyor.

Yarından itibaren tartışacağımız sinemasal gündem şu: Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul’un, Sinema Fonu desteklerinin ağırlıklı olarak ‘gişe’ ve ‘aile filmlerine’ verileceğini açıklaması üzerine, 82 aktif sinema insanı ortak bir bildiri hazırlayarak bu açıklamayı protesto etti.
Meselenin ayrıntılarını buradan okuyabilirsiniz: http://medyaradar.com/haber/gundem-74919/82-sinemaci-kazan-kaldirdi-malkocoglu-isyani.html

Bakanlık açıklama yapar yapmaz, bu işin gideceği yeri sezip, "Çekilen 71 Filme Kanmayın, Türk Sineması Batıyor!" adlı yazımda kısaca bahsetmiştim. Geldiğimiz noktada bakanlık ve film yapmak için denize atılmış can simitleri gibi fonlara tutunan sinemacıların anlamsız bir kavgaya sürüklendiği aşikar ama kimsenin "Neden böyle oldu?" sorusunu sormaması gerekir.

Kültür Bakanlığının dağıttığı sinema destekleme fonları vakt-i zamanında, muhafazakarlığı yüzünden ciddiye alınmayan ama bana göre değerli bir sinema adamı olan İsmail Güneş ve onun yakın dostu, dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu işbirliğiyle üretilmiş bir "Türk sinemasını destekleme" enstrumanı...

Fakat yıllar içinde amacından sapıp, sinemacıları iktidar propagandasına ortak etmekten başka bir amaca yaramadı. Bu fonlar sayesinde Türk sinemasının güçlü bir yükselişe geçtiğini falan da düşünmüyorum. 2011’de çekilen onca filmin içinde, 70’lerde çekilmiş "Selvi Boylum Al Yazmalım", 80’lerde çekilmiş "Muhsin Bey" ya da 90’larda çekilmiş "Tabutta Rövaşata"yı katlarca aşan bir yapım yok! Hala tarif üzerine tarif deneyen, stili oturmamış, kimliksiz bir sinemamız var.

Yurtdışında kazanılan başarılar ise bireysel yüceltmelerden ibaret. Yeni ve imkansız şeyler de değil bunlar, Cannes zaten tırmanılmış bir zirve... 30 yıl önce Yılmaz Güney Yol filmiyle ödül alıp,  aynı smokini giyip, aynı heykelciği havaya kaldırmadı mı?  Eğer tüm derdimiz buysa, tüm desteği Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz,Ümit Ünal ve Semih Kaplanoğlu’na vererek çok daha fazla bahsettirebiliriz kendimizden... Türk sinemasının ele avuca sığmayan başarısı işte bu 4-5 yönetmen isminden ibaret. Çok uzun süredir sinema yapan bu yetenekli insanların yanına kaç kişi daha ekleyebildik son 10 yılda? O zaman bu yönetmenlerin bireysel çabalarının Türk sinemasının genel üretim bandına katkısı ne?

Ayrıca festivallerde yarışan filmleri yapan sinemacıların, Türk sinemasını sadece kendilerinin muktedir olduğu bir sanatsal çaba olarak görmekten vazgeçmeleri şart! Eleştirmenlerin ciddiye bile almadığı ama nedense seyircinin bayıldığı filmlerden kesilen paralar üzerinde bu kadar hak iddia etmeleri bana hep ilginç gelmiştir. Salonları açık tutan gişe sinemacıları ve onların "kötü" filmleri olmasa Afrika belgesellerindeki çoktan kurumuş bir nehir yatağı fotoğrafına dönüşecek Türk sineması... Eğer Türk sineması desteklenecekse kimsenin başı kel değil, geçen yıl gösterime giren 71 filmin tamamının buradan nemalanması gerekir.

Kimse kızmasın, gücenmesin, bağımsız ama fon bağımlı bir sinema olamaz, sanatın doğası gereği bu işler devlet desteğiyle yapılamaz. Sözümona "bağımsız" Türk sineması destek uğruna, iktidarın  özgürlük ve hesaplaşma vaadeden sahte propagandasının sözcüsü olmuş, kendi sesini yitirmiştir. Ayrıca işin muhalefet kısmını umursamasak bile, yukarıda adını yazdığım çok az yönetmenin yüzü suyu hürmetine katlanmak zorunda kaldığımız sürüyle sanat taklitçisini kim, nereye kadar desteklesin? Seyirci nazarında ise yapılan işlerin kıymeti olmadığını artık yazmak bile gereksiz. Sanat sinemasının seyircisiyle gişe sinemasının rekorlarını kıyaslamak çok yanlış ama 500 kişiye bile ulaşamayan seyirci rakamları, "Açıkçası seyircinin filmimi sevmemesi umurumda bile değil" diyen bohem yönetmen beyanatları işi hepten sıkıntıya soktu.

Her şey sanat için yapılsaydı, ben şu an bu satırları yazmıyor olurdum ama desteklerin aktığı tarafta, formülleri çözülmüş, "Belki ödül kazanırız, kazanamasak bile dünyayı gezeriz" hesaplarıyla yapılan bir "Festival sineması" var. Bu hesapların içinde seyirci yoktu ve fonlar sayesinde yapılan işi ona beğendirmenin gereği de yoktu. Kimse kimseyi kandırmasın, kötü filmlere bilet alanlardan kesilen paralarla daha iyi filmler çekemedi Türk sineması... Bu sinemanın yılda 15 film üretebildiği desteksiz ve seyircisiz zamanlarda bile ciddiye alınacak 5 filmi vardı. Değişen bir şey yok, şimdi de o kadar!

"Alınan paranın mutlaka geri ödenmesi gerekiyordu." diyenlere hiç itibar etmiyorum. Bir yerlerde, uluslararası bir festival bulunup, iyi kötü bir ödül alarak, konuyla ilgili maddeye sığınıp geri ödemeden kurtuluyordu çoğu sinemacımız.

"Biz bilet satma derdinde değiliz, bu toplumun sıkıntılarını dert ediniyoruz" duruşuna da lafım var. 30 yıl öncesinin gölgeleriyle savaşarak cesur sinemacı olunmaz!  70’lerin salon komedilerinde, sıradan avantürlerinde bile hak hukuk arayışı, patron eleştirisi, grev, direniş vardı. Acaba diyorum, Sulukule’nin başına gelenlerden, banka kredisi, kredi kartı yüzünden intihar edenlerden, biber gazıyla yerlerde sürünen, yıllarca hapis istemiyle yargılanan protestocu üniversite öğrencilerinden, içeriye tıkılan onca gazeteciden, internete uygulanan ağır sansürden, grevlerden, işten çıkarmalardan, Dink cinayetinden, faili meçhullerden, gazeteci Metin Göktepe’den, gözaltındayken kaybolanlardan bir filmlik olsun malzeme çıkmaz mıydı ya da öyle projelere destek çıkar mıydı?

İktidarın, özgürlükçü söylemlerle ve onları pazarlayacağı kişi ve kurumlarla işi kalmadı. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti! Üzüntü ve muz kabuğu... Liberal kanadın bilerek lades dediği için yaşadığı hayal kırıklığının bir benzeri sinemacılarımızı kuşatacak. Son pişmanlık da fayda etmeyecek çünkü herkes kıyafetini dışarıdaki havaya göre giydi. Kürt meselesi ve 12 Eylül’ün bitmeyen hesaplarından başka bir şeye ilişemeyen "bağımsız Türk sineması"... Geçmiş olsun.

Not: Protesto bildirisini kaleme alan 82 sinemacı arasında, işlerini çok beğendiğim, derdi ve bunu anlatacak yeteneği olan sinemacılar mevcut. Yazdıklarım onları hedeflemiyor. Onların durumu kurunun yanında yaşın yanmasından ibaret...

ARKADAŞIM EMİR...

Türk sinemasının bol ödüllü yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, hırkasının üzerindeki tartışmalar bitmeden  Emir Kusturica’nın organize ettiği “Kustendorf” film ve müzik festivaline katılmak için Sırbistan’ın batısında yer alan Zlatibor Dağı’ndaki “Mokra Gora” doğa parkındaki Drvengrad’a gitti.

Ben haberi Hürriyet gazetesinin Kültür-sanat bölümünde okudum. Diğer gazetelere de aşağı yukarı aynı şekilde geçmiş, ama yanlış! Boşnak, Müslüman  ve adı Emir olan bir Kusturica yaşamıyor artık... Oradaki, Sırp, Ortodoks Nemenja Kusturica...

Eski Emir, yeni Nemenja Kusturica her fırsatta siyasi kimliğini ortaya koyan, sivri laflar eden biri. Din ya da milliyetini değiştirmek kişinin kendi tercihidir. Sırp değil Eskimo, Müslüman değil Pagan olsa da benim için farketmez ama dünya, Sırpların başarmaya az kaldıkları bir soykırımdan sonra Sırplaşan birini elbette sorgular.

Benim için büyük sinemacıdır, aslında üniter devlet yapısını savunan bir şiddet karşıtıdır, bazı söylemleri kesinlikle yanlış anlaşılmıştır. Siyasi fikirleri çıkış noktasında haklı fakat verdiği destekler açısından yanlıştır. Aslına bakarsanız yanlış insanlarla dost olmuş, destek vermiş bir ulus milliyetçisinden başka biri değildir Kusturica... Yugoslavya’nın batı emperyalizminin oyunlarıyla parçalanmasından korkan, bu uğurda "Sırp Kasabı" olarak ünlenen Slobodan Miloseviç’i destekleyen ve nihayetinde adını, dinini ve milliyetini değiştirerek başka birine dönüşen yetenekli bir sinema adamı...  Bizim entelektüellerimizin bu konudaki tutumu çok ilginçtir. Kendi vatanındaki aynı fikirdeki insanları Ergenekoncu, faşist diye yaftalarken, her şeye rağmen Kusturica’yı olumlulamaya gayret eder.

Nuri Bilge Ceylan "Emir, benim arkadaşımdır, filmlerini severim" demiş ama Bosna’lı Türkler için pek sevilen bir sima olmayan bu yönetmeni ziyareti, hem Türk kamuoyu hem de batılı festivaller nezdinde onunla ilgili bir sorgu yaşatabilir. Eğer Nuri Bilge Ceylan, bundan sonra çektiği herhangi bir filmle yurtdışında ödül alamazsa, bu ziyareti ve "Emir benim arkadaşımdır" lafını bir hatırlayın.

twitter.com/murattolga