Seks filmlerinin unutulmaz yönetmeni: Erşan Kuneri!

Cem Yılmaz, Yeşilçam’ı etkisine alan furyalara 8 bölüm boyunca mizahi bir yaklaşım getirmiş.

Erşan Kuneri, Cem Yılmaz’ın çoğunluğa göre en komik işi sayılan G.O.R.A’dan çıkan bir karakter. Kendi maceralarına kavuşması yıllar aldı, o esnada Cem yaşlandı, göbeği büyüdü vs. Hepimiz gibi zamana ve yer çekimine o da meydan okuyamadı. Peki, sarı bir perukla oynadığı, G.O.R.A’da iki dakikalık bir flashback sekansında yaşayan Erşan Kuneri karakteri Netflix dizisi olunca bekleneni verebildi mi?

Cem Yılmaz’ın filmcilik meselesiyle bir derdi olduğu aşikar. Netflix’te yayınlanan 8 bölümlük Erşan Kuneri macerası da bu dertten besleniyor.

Öncelikle şunu yazmalıyım, benim ölçütüm o iki dakikalık sekanstır ve Bob Marley Faruk olmadan Erşan Kuneri’nin eksik olacağını düşünüyordum. Öyle de oldu. Dizideki kanat adamlarının/kadınlarının hiçbiri bir Rasim Öztekin değil.

Yine de bu filmci hikayesini başından sonuna ilgiyle izledim. Yeşilçam’ın 3 günde 3 film çeken tayfasıyla epey sohbetim oldu. Bu adamların hap yapıp para kapmaktan ibaret bir ticari algısı vardı ama öte yandan hepsi “iyi bir film çekip onaylanmak” kaygısıyla dolup taşıyordu. Bu duygunun şahikası, Yavuz Turgul’un Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1986) filminde yaşanır.

Cem Yılmaz da Erşan Kuneri’yi böyle bir duygusallıkla donatıyor ve karakterin motivasyonunu oluşturuyor. Erşan Kuneri, ticari tarafına karşı koyamayarak furya filmlerine yöneliyor ama geçmiştekinden farklı şeyler de yapmak istiyor. Elbette buna ne kalemi yetiyor ne de yapım gücü ama tüm bunlar bir sürü komik olaya sebep veriyor. Biz de izliyoruz.

Cem Yılmaz bunu daha önce Pek Yakında filminde de yaptı. Filmci Zafer, Erşan Kuneri karakterine en yakın isim sayılabilir ama burada bir sıkıntı var. G.O.R.A’daki Erşan Kuneri çok nev-i şahsına münhasır biriyken buradaki hali Cem Yılmaz filmografisindeki karakterlerin tamamıyla yakınlık kuruyor. Biraz Arif, biraz Altan, biraz Zafer…

Netflix’teki dizi Erşan Kuneri’nin polis tarafından tebrik (tebrik değil o tevkif) edilmesiyle biten G.O.R.A sekansının peşine devam ediyor. Erşan hapisten çıkıyor ve eskiye sünger çekip yeni bir filmcilik macerasına girişiyor. İşin bu kısmının gerçeği biraz acıklıdır.

Yeşilçam’daki seks furyası 12 Eylül Darbesi ile sonlan/dırıl/dıktan sonra bu filmlerin müsebbibi erkek yapımcılar ve oyuncular işsiz kalmadılar, halk tarafından hakir görülmediler, sinemada-tiyatroda alıştıkları, sevdikleri işleri yapıp alkışı, saygıyı ve sevgiyi yine aldılar. Hepsi hakkedilmiş şeylerdi elbette ama sahip çıkamadılar kadın arkadaşlarına, onların “hayat kadını” gibi damgalanmasına izin verdiler.

Kadının çağlar boyunca her türlü kötülüğün kaynağı olduğu yargısının bir türlü kırılamaması ve sanatın bile bunun bir aracı olarak kullanılması, kadın vücudu üzerinden her türlü sömürünün yapılabilmesine rağmen bunun faturasının yine kadınlara çıkarılması şaşırtıcıdır. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen bu filmlerde oynayan kadınların “seks manyağı” oldukları ve filmleri bu yüzden çevirdikleri gibi bir hurafeye inanmak iğrenç bir inkar etme biçimi olarak karşımızda dikilmektedir. Halbuki ille de aranıyorsa bu rezilliğin asıl sorumlusu yapımcı ve yönetmenlerdir ve aralarında tek bir kadın bile yoktur.

Cem Yılmaz, Erşan Kuneri de bu konuda Yeşilçam adına günah çıkarıyor, dizide ekipteki tüm arkadaşlarına sahip çıkan, kol-kanat geren bir yapımcı-yönetmen rolünde… Karakteri fazlaca idealize etmiş oluyor, bu da işin komedisine zarar veriyor ancak Cem Yılmaz bunu seviyor. Tüm filmlerinde yarattığı aidiyet duygusu burada da başrolde ve bu da diğerleri gibi bir “görkemli kaybeden” hikayesi ama üstadı Yavuz Turgul’un işlerinin aksine onunkiler mutlu sonla bitiyor.

Kendi adıma, Erşan Kuneri ile yeniden karşılaşmaktan mutlu oldum. Tam aklımdaki gibi değildi ama güzeldi. İçinde sinema arkeolojisi ve River Raid olan bir şeyi sevmemem mümkün değil. En beğendiğim bölüm ise Kooperatif Kemal oldu. Bu bölümün diğerlerine göre daha iyi yazılmış olduğunu düşünüyorum.

Cem Yılmaz, Yeşilçam’ı etkisine alan furyalara 8 bölüm boyunca mizahi bir yaklaşım getirmiş. Sosyal medyada şöyle bir baktım, sevmeyeni de çok. Mesela bir arkadaşım, “Ver Ağzına Mermiyi” fragmanında sürekli bu ismin tekrarlanmasına kızmış ama Yeşilçam film fragmanları öyleydi. Filmin adı 2 dakikalık fragmanda yüz kez geçerdi. Bu konuda zirve “Aşkların En Güzeli” filmindedir.

Erşan Kuneri daha iyi olabilir miydi? Elbette ama bu hali de fena değil. Bu kadar gecikmiş bir spin-off için iyi bile denebilir.

Yeni Emek’te film izlemek günah mı?

 Şu olaylı gala gecesine de değinmek istiyorum. Cem Yılmaz, Erşan Kuneri galasını Yeni Emek sinemasında yapınca sosyal medyada tepki çekti. Galaya katılanlardan Yekta Kopan, Yeni Emek sinemasındaki Erşan Kuneri galasına katıldığı için özür diledi.

Hatırlıyorum, Emek Sineması mücadelesindeki simge isim Atilla Dorsay da, 6 yıl önce "Yeni Emek'i destekliyorum. Eskisini hissettiriyor" diye yazdığı için katrana ve tüye bulanmıştı.

“Emek yoksa ben de yokum” diyen, demekle de kalmayan ve bunun kitabını yazan üstat sinema yazarı Atilla Dorsay, Yeni Emek’i oldukça beğenmiş, bu haliyle açıldığında Yeni Emek’te film izlemeye devam edeceğini açıklamıştı.

Hep söylerim; sosyal medya bir ifade platformu değil bir recim (linç) alanıdır diye…

Atilla Dorsay, “fikir değiştirmek de bir özgürlüktür” diyerek entelektüel mahalle baskısına direnmişti, ben zaten fikr-i sabitin topluma en çok zarar veren şey olduğunu düşünürüm

En başından beri dediğim şey şu; Emek sineması mücadelesi, kaybedilerek kazanılmıştır. Atilla Dorsay bu konuda büyük mücadele vermiş, somut bir protesto ortaya koymuş, yeri gelmiş oradaki inşaat işçileriyle kavga etmiş en sonunda da gazetesindeki görevinden ayrılmıştı.Onunla birlikte bir sürü insan “Emek’i yıktırmayız” diyerek direndi. İnanın, bunlar boşa gitmedi.

O toplumsal direnç olmasa replika salona muhtemelen sahip olamayacaktık. Kafalarına göre bir AVM sineması yapıp geçeceklerdi. Bu anlamda Emek direnişinin katkısı büyük. Şimdi 6 yıl sonra Erşan Kuneri galası sebebiyle tartışmalar yeniden alevlendi ama eninde sonunda bunların hepsi geçmişin kavgaları olacak. Gün gelecek birileri çok merak ettiği bir festival filmini izlemek için Yeni Emek’e doğru koşturacak. Bu konuda iddiaya girerim.

Emek’in yıkılması bir kültür-sanat ve şehircilik cinayetiydi ama ölenle ölünmüyor. Emek kapandı ve bu konuda işletmecisi, seyircisi, ödemeleri zamanında yapmayan İKSV de suçluydu. Yerine konan replika ise şu an elimizdeki en iyi ve büyük müstakil salon olabilir.

AVM sinemalarından nefret ediyoruz ama festivaller, basın gösterimleri oralarda yapılırken sesimizi çıkarmadan giriyoruz. Yeni Emek'teki hiçbir organizasyona katılmadım ama gidene de karışmam. Canı isteyen gider, istemeyen gitmez. Sonuçta orası kebapçı değil, sinema…

Yeni Emek’e gitmeyenin gideceği de Kanyon Cinemaximum! Kaç alternatif kaldı ki elimizde? Sinemanın ilk sahiplerinin A. Saltiel ile H. Artidi olduğunu, varlık vergisi yıllarında iflas edince salonun el değiştirip belediyeye satıldığını bilseniz belki Emek'e de gitmezdiniz.

İşin özü; hala Pal Sokağı Çocukları gibi arsa kavgası yapmamız saçma… Nerede iyi filmler oynatan bir sinema salonu varsa, oraya gidilir elbet. Kimse bunun için özür dilemesin.

MURAT TOLGA ŞEN

murattolga@gmail.com