İki Lafın Beli
30 Mar 2017 12:21 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 22:35

Referandum kurbanı Genel Yayın Yönetmeni Medyaradar'a konuştu! "Hayır dediğim için değil Evet demediğim için kovuldum"

Geçtiğimiz günlerde referandumdaki duruşu ve bakışı nedeniyle Bengütürk kanalından gönderilen kanalın genel yayın yönetmeni Murat İde, röportajcımız Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Bakın Bengütürk’te neler yaşanıyor. Cevabı bu röportajda...

Referandum kurbanı Genel Yayın Yönetmeni Medyaradar'a konuştu! "Hayır dediğim için değil Evet demediğim için kovuldum"
Kısa süre önce MHP’ye yakın Bengütürk kanalında yaprak dökümü başladı. Nedeni ise MHP ile kanalda çalışan isimlerin referandumda fikir ayrılığına düşmesi. Önce kanalın genel yayın yönetmeni Murat İde ardından ise aralarında kanalın ünlü ekran yüzlerinin de yeraldığı çalışanlarla yollar ayrıldı. Her ne kadar bu konu gündemi çok fazla meşgul etmese de kanalda yaprak dökümü devam ediyor. Peki Murat İde ile yollar neden ayrıldı? Bunun cevabını İde, şöyle açıklıyor, “Benden evet beklentisi vardı, o beklentiyi karşılayamadım ve gönderdiler”. Peki kanalda şimdilerde neler oluyor ve öncesinde neler yaşandı. Tüm bunları şimdi Murat İde’den dinleyeceğiz.

Sizlere güneşli güzel günler diliyorum. Bu arada 16 Nisan’a az kaldı. Kararınız ne olursa olsun, duruşunuz mutlaka insanca ve sevgi dolu olsun, kamplaşmalardan, kutuplaşmalardan aman ha uzak durun! Meslektaşlar birbirini tırpanlamasın. Sevgiyle kalın…
 
RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
Twitter:gazetecialev
Mail:
alevgursoy2008@gmail.com
FOTOĞRAFLAR: MUAMMER AYDOĞMUŞ
 

“BEKLENTİYİ KARŞILAYAMAZ NOKTAYA GELDİM”

6 Yıllık BENGÜTÜRK serüveni geçtiğimiz günlerde sonlandı. Peki, ne oldu da yollar ayrıldı. Referandum süreci olduğunu biliyoruz ama biraz daha derine inelim istiyorum sizinle. Neler oluyor BENGÜTÜRK’te?

Günün birinde benim de gitmem gerekiyormuş. Tercih benim tercihim değildi bir defa ama doğal olarak oranın bir patronajı var ve onun da bir beklentisi var. Ben de o beklentiyi karşılayamaz noktaya geldim. Benim nasıl her talebi yerine getirmemek gibi bir hakkım varsa, onların da tasarruf hakkı var. İki tarafta hakkını kullandı yani.

“BU ZAMANDA KOVULMAK KÖTÜ BİR ŞEY DEĞİL”

İstifa mı ettin, yoksa gönderildin mi hangisi?

Gönderildim.  Yani bizim aramızdaki tarifiyle işten atıldım. Daha fazla gider miydi, gidebilirdi. Kalemimi inanmadığım bir tercihin hizmetine sunsaydım, giderdi. Ama bunu yapmadığım sürece devam edemezdi.



“EKRANDA EVET DEMEM BEKLENDİ, DEMEYİNCE DE…”

Beklentileri neydi? Evetçi değil de Hayırcı olduğun için mi kovuldun?

Televizyon tabi ki siyasi partiyle bağı olan bir yer. Ve ekrana da doğal olarak o partinin tercihi yansıyacak. Ama kişisel olarak benim ekranda “Evet” demeyeceğim biliniyordu. Bilinmesinin ötesinde, çıkıp demediğime göre, zaten belliydi. Demedim ve doğal olarak da gönderdiler, tasarruf hakkı da onların tabi.

Genel Merkez’in beklentisiydi bu ‘evet’ değil mi?

E tabi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüştünüz mü bu süreçten sonra?

Yok, hayır. Görüşmedim ama yakın zamanda ziyaret edeceğim.

“HAYAT MEMAT MESELESİ GÖRÜLDÜ”

Hatırladığım kadarıyla o kanalda çalışırken “Hayatımda editoryal anlamda en rahat çalıştığım kanal” diyordunuz. Demek ki öyle değilmiş.

Yok öyleydi. Benim bir hafta önce bu meslekte 28 yılım doldu ve kesinlikle editoryal anlamda en bağımsız çalıştığım yer burasıydı. Çünkü burada genel başkanın çok açık bir tavrı vardı ve televizyonu ayrı tuttu. Ve zaten partinin bir organik bağı yok televizyonla. MHP’nin bir yan kuruluşu gibi davranılmasına müsaade etmedi, bunu yapmak isteyenler oldu ama buna izin vermedi. Ama hayatımda editoryal olarak en bağımsız çalıştığım yerdi BENGÜTÜRK. Şunu ilave etmem gerekir, elbette, her yöneticinin yapması gereken mayınlı sahalardan uzak durarak. Ama bu da çok sorun olmadı zira bir bakış, bir fikir, bir dil birliğim var Türk Milliyetçileri ile. Ama bu noktada bu tercih çok hayat memat meselesi olarak görüldü ve burada böyle bir müdahalede bulundular.

Partiyi de çok iyi bildiğiniz için özellikle sormak istiyorum, MHP neden evet dedi? Herkes bu sorunun yanıtını merak ediyor.  Bir yıl öncesine kadar hayır diyen Devlet Bey ne oldu da bu noktada evet diyor?

Devlet Bey anlatıyor zaten bunu kaç aydır?

Arkada ayrı bir pazarlık ya da anlaşma var diyenler bile oldu. Siz Devlet Bey’i daha iyi tanıyorsunuz? Size göre ne, neden?

Ben Devlet Bey’in pazarlık üzerinden siyaset yapmayacağını düşünüyorum. Bu bütün doğrularını zedeler. Ama kendince gerekçeleri var. Kişisel olarak ben bu noktada o gerekçeleri yeterli bulmadım. ‘15 Temmuz’da değişen şartlar’ koydu adını, ardından beka sorunu koydu. Hani bir ara anlaşılmamaktan şikâyet ediyordu Devlet Bey, “Tahtaya geçip tebeşirle yazarak anlatırım gerekirse” dedi. Tahta başına geçmedi ama kendince anlatıyor ilk günden beri. Dolayısıyla bu sorunun cevabı bende değil, şüphesiz Devlet Bey’de. Bu noktada iki sorun görüyorum. Birincisi, bu konudaki tüm çaba Devlet beyin üzerine yıkılıyor. İkincisi, kurmaylar, ya yeterince anlamadılar ya da bir metal yorgunluğu var ki, yeterince anlatamıyorlar.

“KIZGIN DEĞİLİM AMA KIRGINIM”

Peki, kızgın ya da kırgın mısın?

Kızgın değilim ama kırgınım. Şöyle de bir gerçek var. Referandum noktasında her türlü tercihin saygı değer olduğu ifade edildikten sonra “Evet diyen de Hayır diyen de bizim için saygıdeğerdir”  dendikten sonra, “bu demokratik bir tercihtir” dendikten sonra. Benim “adı konmamış” ama belli olan tercihimin, bu karara sebep olması çok da sağlıklı değil. Ama bunda çok farklı faktörler olduğu kanaatindeyim. Bunlar tabi bir yanıyla çok özel şeyler ama netice itibariyle tasarruf hakkı patronajındır.



“KANALIN ŞU ANKİ DURUŞU ‘EVET’E HİZMET ETMİYOR”

Peki, BengüTürk’ü bu saatten sonra neler bekliyor? Sizden önce nasıldı, sizden sonra nasıl olur. Tahmininiz ne?

Ben ayrıldıktan sonra iki gün içerisinde yapılması mümkün olmayan tanıtımlar dönmeye başladı ekranda. Bizim de bu konuda hazırlıklarımız vardı. O koltukta oturduğum sürece, ekrana yansıması gereken tercih neyse onun gereği yapılacak elbette. Ama montajın ne kadar zaman alabileceğini biliyoruz. Buradan anlıyorum ki daha öncesinde bir hazırlık vardı. Şu anda ekran tamamen “Evet” propagandasına yoğunlaştı. Bu da çok doğaldır görevi devir alan arkadaşın geliş nedeni odur. Gelen kişi Devlet Bey’e yakın biri.  Ama şöyle bir tablo görüyorum, camia içerisinde bir takım ayrılıklar var hayır diyenler var. Bu tür bir yayınla bana göre evetten çok camia içerisinde hayıra hizmet ediyorlar. Bu kadar yüksek profilli ve göze sokan bir yayın her zaman ters teper. Evet, benim siyasal olarak tercihim belli, referandumda ben hayır diyeceğim, o benim oyum. Ama profesyonel olarak söylüyorum, bunu anlatmaya çalıştım da başka örneklerde, ikilik çıkan durumlarda düşük profil bir yayın her zaman kazandırır, bu tür gergin atmosferlerde. Dolayısıyla şu an yapılan şeyin Devlet Bey’i bir tribünde sayıp, o tribüne oynama olarak görüyorum ve bu doğru bir yayın işi değil. Bu şu anda mutlu edebilir ancak sonucu itibariyle ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

MHP’ye zarar verecek diyorsunuz aslında?

MHP’nin tercihine zarar verecek bir yayın. Ama bu sonuçta bir tercih.

“TRİBÜNE OYNAYAN EDİTORYAL KALİBRESİZLİK ZARAR VERİR”

Nasıl bir izleyici profili vardı kanalın? Bu saatten sonra o izleyici profilini kaybeder mi yoksa bu saatten sonra yeni bir izleyici profili mi yaratılır? Seçmen ve izleyici şu anda kanala nasıl bakıyor?

Şimdi sosyal medya da kuvvetli bir sayfası var BengTürk’ün. Diğer sayfalar ve sitelerden farkı, hem izleyicisi hem de sosyal medyadan takip edenler için söylüyorum gelip, bakıp gitmiyor. Aynı zamanda sahip çıkıyor, oradaki paylaşımı alıyor, birçok insana ulaşmasını sağlıyor, yani aktif bir izleyici kitlesi var. BENGÜTÜRK’ün izleyici kitlesi sanıldığı gibi sadece MHP’ye oy veren ve MHP’nin bünyesi içinde yer alan kişiler değil. Zaten sadece böyle olursa sorun var demektir. Kanalın özellikle Trakya, Ege, Akdeniz şeridinde milli hassasiyeti yüksek CHP’li bir izleyici kitlesi var. AKP’li ya da farklı siyasi görüşte olan bir kitlesi de var. Ama şu süreçte ağırlıklı olarak “Evet” diyen bir izleyici kitlesi kaldığı kanaatindeyim. Mesela BENGÜTÜRK’ün sosyal medya hesaplarında beğenen paylaşan çok olur ama çok fazla yorum olmazdı. Olanlarda da bir denge vardı. Ama bugün bakıyorum, editör arkadaşlar eleştirileri, hakarete varan eleştirileri silmekten iş yapamaz haldeler. Bakıyorsunuz sayfada bir yöneticinin açıklaması yayınlanmış, beğeni çok az ama yorum yüzlerce. Yorumu tıklıyorsunuz, yukarıdaki rakam orada dururken, 3-5 tane olumlu yorum var.. Yorumları silmek, ne kadar yorum yapıldığını gösteren rakamı ortadan kaldırmıyor.. Dolayısıyla az önce anlatmaya çalıştığım şey o. Bu doğru bir yayın anlayışı değil bu sadece aklı ve mantığı tribüne oynayan editoryal kalibre demektir. Dolayısıyla şu anda televizyonun referandum konusundaki kamptan izleyici aldığı kanaatindeyim.

“HAYIR DEDİĞİM İÇİN DEĞİL EVET DEMEDİĞİM İÇİN GİTTİM”

Peki, ne yaşadınız o süreçte? Gönderilme süreci ortadaydı bir evet baskısı vardı şahsınıza yönelik. Ekrandaki ‘evet’in yanında bireysel olarak da sizden evet bekleniyordu. Psikolojiniz ne durumdaydı, ne yaşadınız?

Bak ben hiç şu ana kadar bir baskı sözü kullanmadım, beklenti dedim.  Böyle bir beklenti var ve bu beklenti çeşitli vesilelerle bana hissettirildi.  Ama nezaketle hissettirildi bunun altını çizmem lazım. Ama ben o beklentiyi bu kadar ısrarlı ve seviyeli halde iletildiği halde eğer karşılamamışsam burada tavrım açık ve net demektir. Az önce de dedim, o koltukta oturduğun sürece gereği neyse yapacaksın. Ama onun dışında benim kişisel alanlarım var. Elbette bir dengeli bir şekilde o alanda görüşlerimi ifade hakkım var. Oralar benim özgürlük alanım.  Ben orada sürekli 15 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının neler yaptığını unutmadığımı ve unutmayacağımı ifade etmeye çalıştım. Dolayısıyla beni en çok kıran şey bu. Ben hayır dediğim için değil evet demediğim için gittim oradan bu bir. İkincisi Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhinde yaptığım paylaşımlar bu süreci hızlandırdı. Beni en çok inciten bu. Ben Türk milliyetçilerinin ekranından AKP’ye karşı aldığım pozisyon neticesinde hızlanan bir süreçle ayrıldım. Bu incitici ve kötü bir şey yani. Kendimi bir Türk milliyetçisi olarak konumlandırıyorum ve Türk milliyetçisi birinin Ak Parti ile ilgili eleştirileri muhafaza etmesi bunun yüzünden bir final yaşaması, işte bu üzücü. Kişisel açıdan değil, doğrularımız açısından üzücü.

“BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİYİM”

Türk Milliyetçisiyim dediniz ya sizin için diyorlar ki “Dünün komünistiydi solcusuydu, bir anda döndü. Bengü Türk’e gidince bir anda değiştirdi fikirlerini” Doğru mudur?

Güzel bir soru. Bunu bana sürekli soran bir internet sitesi var. Benim BengüTürk öncesi nerede ne yayın yaptığımı görürse insanlar sosyal medyada var bunlar. Benim Türk milliyetçiliği, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet noktasında hiçbir zaman ödün vermediğimi açık ve net görürler. Ondan öncesinde Art var ondan öncesinde Sky Türk var ondan öncesinde Kanal 1 ve Atv dönemi var. Dolayısıyla benim siyasi duruşumu Bengütürk’le okumaya kalkmak hata olur. Ben BENGÜTÜRK’e  gelip siyasi tercihimle oynamadım, siyasi tercihim yüzünden BENGÜTÜRK’e geldim. Arada ki fark bu.

Yani?

Gayet açık değil mi? Buraya gelip bir siyasi tercihte bulunmadım. Siyasi tercihimden dolayı buraya geldim. Bu kanalı bunun için kabul ettim.

“KİTAP YAZIYORUM, UYKU KAÇIRACAK GİBİ”

Bundan sonra ki süreç Murat İde için ne olur? Bulur musunuz iş medyada? Ne görüyorsunuz? Karamsar mısınız yoksa umutlu mu?

Gazetecilik açısından karamsarım tabi ki. Bir iş bulur muyum, tahminimden fazla arayan, soran, ilgilenenler oldu. Bu süreçte birden fazla iş teklifi de aldım. Bu benim beklediğim bir şey de değildi açık söyleyeyim.  Herkesin bu kadar tedirgin olduğu bir dönemde, böyle bir gerekçeyle, böyle bir camianın ekranından ayrılmış birine kapı açılabileceği konusunda da bir umudum yoktu. Ama oldu. Ben şunun hesabını da yapıyorum. Böyle bir ekrandan sonra nerede ne yaptığın önemli. Şundan dolayı önemli, az önce sorduğun soruyla bağlantılı. Bundan sonra nerede ne yapacağıma dikkat etmezsem eğer o zaman “Aa bak gördün mü?” olur işin adı. Fikri tembellere o keyfi yaşatmam. Şu anda Türkiye’de televizyon açısından baktığında birkaç tane gidilebilecek yer var, fazla da yok. Onlar da aynı Bengü Türk’ün imkanlarıyla, sıkıntıyla yayın yapıyorlar. Meslek adına karamsarım ama işle ilgili karamsar değilim. Başka seçeneklerim var. Ama şurası net, nerede olursam olayım, Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliğini temsil etmeye devam edeceğim. Benim daha çok istediğim bu süreçte yazı yazmak. Birazda o yoğunlukta ihmal ettiğim bir kitap var, ona başladım. Güzel bir şey olacak herhalde. Bayağı da can sıkacak gibi duruyor. Birçok insanın uykusunu da kaçıracak.

Neyle ilgili kitap?

Ağırlıklı olarak sektörle ilgili. Türkiye’nin son döneminde medyanın aldığı pozisyon ve zikzaklarla ilgili.

Kimlerin uykusu kaçacak peki, merak ettim?

Çok insanın karnı ağrıyacak. Daha önce çalıştığım kurumlarda yönetici olarak sahip olduğum bilgiler benim namusuma emanet.  Ama ben medyanın, özellikle son 7-8 yılını “Bize Yalan Söylediler” başlığı altında toparlıyorum. Tabi bu siyasetten bağımsız değil. Medya patronları, yazarlar, editörler bize halasının kızıyla ilgili yalan söylemedi, siyasetle ilgili yalanlar söyledi. Dün ne yaptıklarını, bugün hangi pozisyonda yer aldıklarını, dünleriyle bugünü arasındaki çelişkiyi, bu ülkeye verdikleri zararı dilin döndüğünce bunları anlatmaya çalışacağım. Çiğdem AKDEMİR ile birlikte “Medya Açılımı” diye bir programımız vardı, orada konuştuklarımızın da güncellendiği bir çalışma. Kimin eli kimin cebindeyi de öğreneceğiz o kitapta. Dolayısıyla çok şaşıracağız. Çok kıymetli dediğimiz bir adamın aslında ne tür işler yaptığını, ne tür filmler çevirdiğini de göreceğiz mesela.



Kimmiş ki o çok merak ettim?

Çok var böyleleri sektörde. Mesela ben gazeteciler, işadamları ile siyasetçilerle kol kola Pensilvanya ziyaretlerini çok önemsiyorum. Bu notların bizlere birer ders olacağına inanıyorum. Ama böyle tiplere az rastlanırmış gibi sormana da ben şaşırıyorum.

Mesela örnek verin, ne yapmıştır o kişiler o kadar çok utanılacak rahatsız edecek?

Diyorsun ki kitabı önce biz okuyalım. Soruyla deşiyorsun ama ben de gazeteciyim unutma.

“O MÜLAYİM GAZETECİNİN İÇİNDEN BİR ELYIN- UZAY CANAVARI ÇIKTI”

Okur da merak eder yani ne yapmıştır bu gazeteciler? Herkes fikrini değiştirebilir, tarafı, yanı da olabilir. Öyle bir süreçten geçiyoruz, onun ötesinde daha başka ne yapabilirler ki?

Birincisine hiçbir itirazım yok.  Fikri değişebilir, pozisyonu değişebilir. Ancak ikincisi  sorunlu. Gücün peşinde koşan, güce tapan, ona göre pozisyon alan o kadar insan oldu ki bu süreçte, benim meselem onlarla. Bir örnek vereyim; Abdülkadir Selvi ile 1999-2000-2001’li yıllarda TGRT’de birlikte çalıştım, bunu her sohbette de söylerim. Çok ciddi eleştirilerim ve sözlerim oldu Abdülkadir Selvi’ye. Ama Abdülkadir Selvi iyi bir gazetecidir dedim hep. Hakikaten iyi bir gazetecidir.  Ama Abdülkadir Selvi dün de bugün de şu an tabi olduğu siyasi anlayışa yakın bir gazeteciydi. Bu onuin tercihi. Ama beni şaşırtan şu; Mülayım, sakin, kibar, hoş sohbet bir insanın içinden bir Elyın- Uzay canavarı çıktı. Beni şaşırtan budur. Ama ben onu dünü ve bugünü diye tartışmam mesela. Ama ne bileyim mesleğe girmesine vesile olan bir büyüğünü daha sonra ergenokuncu diye yerden yere vuran gazeteciler var meslekte. Mesela düne kadar Pensilvanya’da, sırf kredi kartlarını takip etsek el etek öpen o kadar çok gazeteci vardı ki ve her birinin de bir iş adamı sponsoruydu. Hepsi kuyruktaydı oraya gidiyorlardı. Mesela biraz bunlardan da bahsedeceğiz. Daha bunun gibi o kadar çok örnek var ki.

“FETÖ DEĞİL F TİPİ DİYORUM”

Bunlar sektörde mi hala?

Olmaz olurlar mı hem de bugün nasıl düşmanlar bilemezsin. Eeee güç gitti, selam kesildi. Ben FETÖ’den çok “F TİPİ” tarifini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü ilk gerçek oydu. Anlamadıkları anlamak istemedikleri tarif oydu, F tipi. FETÖ tarifini biraz “ESAD-ESED” işine benzetiyorum. F Tipi denince ortaklık dönemlerini de kapsıyor. FETÖ ise 17-25 Aralık’tan sonra icat edildi. Ve FETÖ, ne 15’i, 1994’ten beri devam eden, 23 yıllık ortaklığı perdeliyor.

“BU CAMİA İLE SORUNUM VAR BENİM”

Siz anlamış mıydınız?

1997’den beri anladım. Ben onları onlar da beni çok iyi anladılar. Star’da rahmetli Ufuk Gündemir ile çalıştım. Benim televizyondaki hocamdır. Ufuk abi çok ılımlı bakardı cemaatlere. 28 Şubat sürecinde merkez medyadaki duruşundan ötürü Zaman Gazetesi’nin röportaj yapıp parlattığı, övdüğü bir gazetecidir. Ama Ufuk abi hayata Amerikalı gibi bakardı. Dolayısıyla onun, Türkiye’deki bu tür yapıları Amerika’daki cemaatlerle karıştığı gerçeğini bilirdim. Ama o yıllardan itibaren o problem vardı. Ben bu yapının adını ilk kez 1985 yılında Maltepe Askeri lisesinde yaşananlar duymuştum. 1997-1998 28 Şubat sürecinde de Star’da muhabirdim ve o tarihten beri bu camia ile sorunum var benim. Sevmezler, sevmem. 



“MEDYA PATRONLARI YARIN İÇİN SORUMLU”

Evet, Hayır sürecindeki medyayı nasıl buluyorsunuz?

Ayıptır, günahtır, yazıktır ya. Herkesin dilinde bir demokrat söylem, herkesin dilinde eşit ve hür vatandaş lafları ama herkesin elinde bir sopa. Gücü ve sopayı eline geçiren evet demeyen herkesin üzerine yürüyor. Bir defa balık baştan kokar derle. Ben 3 ciddi problem görüyorum medya açısından. Parası havuz oluşturulup ödenmiş veya el konmuş şu veya bu yolla ele geçirilmiş televizyon ve gazeteleri sorgulamıyorum bile, onlar bunun için var. Bu anlamda daha dürüstler. Ben bu haltı yemek için varım diyor açık açık. Ama ben bu sürecin 3 patronu çok ciddi bir pozisyona ittiği kanaatindeyim. Biri Turgay Ciner, biri Aydın Doğan, biri de Ferit Şakenk. 3 büyük medya patronu çok güçlü de insanlar, bedel de ödemiş insanlar. Ferit Şahenk’in durumu biraz farklı ama Turgay Bey, Aydın Bey bugün bana göre önümüzdeki süreçte kendilerine verilecek büyük bir hasara giden yolun taşlarını döşüyorlar. Büyük bir hata yapıyorlar. Tabii onlardan Avrupa’da Amerika’daki açık net tavır alan medya organları olmalarını beklemiyorum. Bizim geleneklerimiz farklı.  Ama en azından Türkiye’de bir dert anlatmaya çalışan insanların sesine kayıtsız kalmamalılar. Şimdi ana muhalefet partisinin lideri diye sadece Kemal Kılıçdaroğlu’na söz vermek aslında bir başka kurnazlık.  Sanki iki parti arasında ki bir yarış fotoğrafı. Şimdi ben sabah buraya gelmeden önce açtım televizyonu Tayyip Bey konuşuyordu. Kendime bir kahve yaptım döndüm Başbakan konuşuyor.  İşte o arada farklı bir şey yaparsın dönersin Cumhurbaşkanı konuşur. Bu hala şu anda da devam ediyor. Araya bir tane Kemal Kılıçdaroğlu sıkıştırılıyor onun dışında kimseye açılmıyor bu platformlar.



CELLATINI YIKIYOR, PAKLIYOR, TRAŞ ETTİRİYOR

Bugün sektördeki arkadaşlarımdan duyuyorum hep, “Hayır diyenlerle ilgili patronaj baskısı var üzerlerinde” E iş mi bu şimdi. Oysa sözünü ettiğim iki patron bugün iktidara şirin görünmeye çalışırken dünü unutuyorlar. Bak, Turgay Bey buna benzer bir süreci daha önce de yaşadı. Dümen suyuna gittiği halde Sabah Gazetesi ve ATV’yi aldılar elinden. Turgay Bey ben bu durumu toparlarım diye çabaladı ve elinden nükleer enerji işi gitti. 

Aydın Bey de dün yaşadı. Bir petrol ofisi meselesi hala demoklesin kılıcı gibi dolaşıyor üzerinde. İki de bir ısıtıp ısıtıp Hilton arazisini gündeme getiriyorlar. Aslında ülke için ne kadar ciddi bir sorumluluk taşıdıklarını görmeleri gerekir, yeterince güçlüler zaten. Yedi kuşağa yetecek imkanları var. Ama bu ülkede iki ay sonra kirasını ödeyemeyecek insanlar bedel ödemeyi göze alıyorsa, bu ülkeden milyonlar kazanmış olanlarz da bedel ödemeyi göze alabilmeli. Bilemedikleri şu, öyle ya da böyle, ne yaparlarsa yapsınlar, iktidara en yakın zamanlarında bile bedel ödettirildi. Dikkat edin Cumhurbaşkanı hala manşetlerle çarpışarak geldik der. Bugün bütün medya kontrolü altında ama hala “Manşetlerle çarpışarak geldik” diyor, aslında aba altından sopa gösteriyor. Ve o sopa her şartta sözünü ettiğim patronların kafasına inecek. Daha fazla güç imkanı bulursa daha sert inecek. Koca patronların görmediği, görmek istemediği bu.Bu hesap mutlaka kapanacak. Bu hesap nasıl kapanır? Sınırsız ve kontrolsüz bir güç ele geçirildiğinde kapanır. İşte şu anda o sınırsız ve kontrolsüz gücü teslim etmek için hizmet ediyorlar, bu büyük bir hata. Bir yandan da resmen cellatını yıkıyor, paklıyor, traş ettiriyor.  Şu anda celladına çalışıyor medyanın büyük patronları.

Bak aslında zaman ve yaşananlar insanı olgunlaştırıyor. Ben medyada zirveyi de gördüm dibi de. O yüzden artık ne zirve şımartıyor ne de dip korkutuyor. Medya patronlarının da bu kadar güçle, daha cesur daha sorumlu ve en önemlisi de hesapsız davranabilmesi gerekir. Bir akşam yemeğine verdikleri para ile ben bir ay geçiniyor ve dik duruyorsam, onlar bu güçle bunu hayda hayda yapabilmeli.

Bunları konuşurken korkmuyor musun?

Korkmuyorum tabi ki neden korkayım. Ülkemin “Demokrasiye gönülden bağlı” olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı var. Korkmam için bir neden yok.



“BEDEL ÖDEMEKTEN HİÇ KORKMADIM Kİ”

İşinden oldun, bunun sonucunda mesela cezaevine girmek tutuklanmak da var. Süreçte gazetecilerin neler yaşadığı ortada?

Hukukun nasıl yürüdüğü konusunda elbette benim de bu ülkede herkes gibi soru işaretlerim var. Ama biraz önce söyledim, iki ay sonra kirasını ödeyemeyecek insanlar bedel ödemeyi göze alıyor dedim.  Benim de bir kızım var. Kızım henüz lisede. Siyasi mevzularda, Mustafa Kemal Atatürk, Türklük, terör karşıtlığı gibi başlıklarla konumlandırıyor kendini. Henüz o donanımda. Şimdi bir tehlike bir huzursuzluk sezmiş ki, şüphesiz etrafta konuşulanlardan da bir şeyler süzüyor. Benim bu meseleyi yaşadığım gün annesine şunu söylüyor; “Babam ekrana çıkıp evet derse onunla bir daha konuşmam, hatta üniversite sınavına da girmem.” Neden? Çünkü “Evet” tercihinde bir sorun seziyor. Nasıl? E etrafından konuşulanlardan ve özellikle de benimle konuştuklarından. Şimdi böyle bir kız yetiştirmiş bir babanın bu süreçte bedel ödemekten kaçmasını bekleyebilir misin?

“HAYIR, DİYORUM ÇÜNKÜ…”

Neden hayır diyorsun peki?

Gerekçem çok açık. Türkiye’nin çok ciddi bir beka sorunu olduğuna inanıyorum. Bak, giriş cümlem Devlet beyin evet gerekçesiyle örtüşüyor. Türkiye’nin beka sorunu diye saymaya başladığında neleri sayıyorsun. 1- Bölücü terör. 2- F tipi de FETÖ diyelim ayakları alışsın. 3- Uluslararası alandaki durumumuz. Yani o stratejik derinlikte boğulan diplomasimiz.

Çok sevdiğim bir söz var; ”Biz çadırımızı sırtlanların yolu üzerine kurmuşuz.” Bütün bu gerçeklerden kaynaklanan bir beka sorunu var Türkiye’nin. Ama bu beka sorununun bir de sorumlusu var.
Bana şunun cevabını verir misin? Bu beka sorununa yol açan, büyüten, besleyen kim? Dönüp Devlet Bey’e kulak veriyorum ve kim olduğunu anlıyorum. Mesela FETÖ tarafından TRT’de 300 milyonluk bir vurgun olmuş. Bakma, adı bugün vurgun, kavgadan önce adı projeydi. Ben mi attım o imzaları. Dünyanın her yerinde TRT’nin Ofisi varken, TRT TÜRK diye bir televizyon kurup her tarafta ayrıca bürolar açıp dünyanın masrafını kim yaptırdı? Milyonlarca Euro para harcadılar bunları ben mi verdim? Dolayısıyla FETÖ bir beka sorunuysa FETÖ’yü besleyen büyüten ve hasretle Fettullah Gülen’i Türkiye’ye çağıranlardı bu sorunun müsebbibi. O yüzden, ülkemi böyle bir soruna boğanlara daha fazla güç verebilmeyi idam fermanı sayıyorum. Bugün beka sorunu dediklerini devletin kılcallarına kadar yerleştirmişler, bugün bana diyorlar ki, daha fazla güç ver, sorun çözeceğiz. Sorunun kendisi diyor bunu ha. Bu yüzden hayır diyorum.

PKK konusu da ayrı mevzu. Dolmabahçe mutabakatları, Oslo görüşmeleri, bayrak indirmeler, Atatürk fotoğrafı indirmeler, her yerde PKK’nın bombalarını, silahlarını bilip de müdahale etmeyenler. Bunlar gerçeklerimiz. Ve bu süreçte “Bu büyük bir hata yapmayın” diyen bizlere kandan besleniyorsunuz demeler. Bütün bu sürecin sonucunda, bitmişken güçlenebilmiş bir örgütün yol açtığı tahribatın sorumlusuna ben bütün bu yetkileri mi vereceğim? Bunları söyleyince araya giriyorlar, “Efemdim mesele Tayyip Erdoğan ya da Ak Parti meselesi değil” Hayır efendim, biliyoruz ki mesele tamamen Tayyip Erdoğan meselesi. Bu anayasa değişikliği biliyoruz ki Tayyip Erdoğan için isteniyor.  
E işte bak, yine en önemli beka sorunu, Irak’ta, Suriye’de olanlar.. Kerkük gitti Kerkük. Canı yanmayan var mı? Dün türbeyi toplayıp gelmeyi maharet saydıklarında, “Yarın Kerkük de gider” diyenlere ağza alınmayacak şeyler söylediler. Ne oldu? Zaman bu ülkenin doğru insanlarını haklı çıkardı. Tercihimi bütün bunlar belirliyor. Biliyorum ki, gücün tamamı ele geçtiğinde, serüvene bile razıyım ama felakete sürükleneceğiz.

Teşbihte hata olmaz, şimdi bana deniyor ki, “Evdeki peynire fare dadanmış, gel fareye de nöbet yazıp, peyniri koruyalım” Yanına suyunu da koyalım bari.. Böyle bir dünya yok. Onun için hayır.

“2010 REFERANDUMUNDAKİ VAATLERE BAK, BİR DE YAŞADIKLARIMIZA”

Yok mu peki böyle bir sisteme ihtiyaç? Diyorlar ki “Bu sistem gelirse Türkiye daha çok güçlenecek ve her şey daha hızlı ilerleyecek. Bürokrasi engelinden kurtulacağız, koalisyonlar, krizler her şey bitecek? Parlamenter sistemle artık yola devam edilemiyor?”

2010 referandumun da ne dediler? Bütün bu saydıklarını söylediler. Türkiye büyüyecek, artık her şeye millet karar verecek, vesayet sona erecek, darbeler dönemi kapanacak. Bütün bu söylemler 2010 referandumunda da vardı. Ne oldu? Vesayet Türkiye’nin bütün kılcal damarlarına bizzat kendileri tarafından yerleştirildi. Kim o? FETÖ. Bırak kılcalları mezarlıklara kadar girmişler. Darbeyi yapmaya kalkan kimdi? O konuda soru işaretlerim var ama aktörlerdi. En azından böyle bir planları olduğunu ve Allah’tan planladıkları bir zamanda yapamadıklarını biliyoruz. Dolayısıyla onu kim yaptı? Onlar. Vesayet sorunları sona erdi mi? Hayır. Bugün Türkiye’de yargının durumu ortada. Yargıtay’da, adliyelerde hakim ve savcı tanıdıklarım var emin ol hiçbiri huzur içinde çalışmıyor. Hani vesayet bitmişti. 2010’da yaptıkları bu değişiklik bize neye mal oldu? 300’e yakın insanımız öldü, devletin bütün dinamikleri darmadağın. Türkiye’nin şu anda çok ciddi güvenlik riskleri var. Bir sürü sorun ve bunların hepsi aynı slogan ve aynı başlıklarla 2010 referandumu için de söylendi. Sonuç bu. Bu referandumdan sonra sonucun farklı olacağına beni kim ikna edebilir. Ya da buna kim inanır?



“ŞIMARIKLIĞIN LÜZUMU YOK”

İrfan Değirmenci’nin Kanal D’den ayrılması epeyce ses getirdi, tartışıldı, hatta olay oldu diyebilirim ama siz Bengü Türk gibi MHP’ye yakın bir kanaldan gönderildiniz bu o kadar büyütülmedi, neden?

Bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Hayır diyeceğimi açıkladığımdan değil evet demediğim için gönderildim. Adap ve edep gereği, o koltuktan kalktıktan sonra söylüyorum hayır diyeceğimi.
Gelelim sorunun yanıtına. Oradaki mesele şu, ben İrfan Değirmenci olayında da sosyal medyadan bir şey paylaşmıştım. Gazeteci çalıştığı kurumun stratejik, taktik pozisyonlarına veya patronajının şartlarına dikkat etmek zorundadır. Bu editöryal olarak, sınırlama, bir sansür değil, dikkat etmek durumundadır. Bu olması gereken değil elbette, olanı anlatıyorum. Dolayısıyla eğer içinde bulunduğun grubun stratejik olarak aldığı bir pozisyon varsa bu pozisyonu ciddi bir şekilde riske edecek tavır ve davranışlar olmamalı.  Ben burada çalışmaya devam ediyorum, bu grubun pozisyonu belli ama ben burada dilediğimi söylerim şımarıklığı olmaz. Bak ben ekrana çıkıp tercihimi söyledim mi? Ya da orada otururken tercihimi sosyal medyada paylaştım mı? Editoryal ve kalem özgürlüğü başka bir şey, şımarıklık başka bir şey. Bir itham değil, bir tespittir bu.

Ben ayrıldığım günden itibaren gelen birçok program davetine teşekkür ettim. Dolayısıyla bu süreçten kişisel bir şöhret, kişisel bir ego planlamadım, aklımın ucundan bile geçirmedim. Şu anda da hala bir ekrana çıkmış ve konuk olmuş değilim. Sektörde eş, dost, arkadaşımız çok sağolsunlar, kıymet de veriyorlar. Ama şu anda böyle bir şey yapmanın, ego tatmini gibi algılanmasından endişe edip biraz da ağzıma fermuarı çektim. Bu kadar konuşulmamış, bu kadar yaygara yapılmamış olması bundan. Yoksa olurdu, birçok ekranda programlarda. Bana soracakları soru da belliydi. Ben şunu da yapmak istemedim açıkçası, burada evet bir siyasi partiyle yan yana yürüyen bir ekranın komutasındaydım. Ama benim bu tercihim ve duruşum üzerinden de kimseye giydirilmesine müsaade etmedim.

“ONLARI DA EKRANDA İSTERDİM”

Peki, bir genel yayın yönetmeni olarak vicdanın rahat mı? Mesela MHP’li muhalifler Sinan Oğan, Meral Akşener, Ümit Özdağ gibi isimler bu süreçte medya da çok olamadılar. Ama kendi kanalları vardı BengüTürk, çıkabilirdiler mi hiç?

Çıkamadılar.

Neden?

Orada da otokontrol devreye girdi doğal olarak. Ama şunu da belirteyim, bu konuda emin ol ne Koray Aydın’dan, ne Sinan Oğan’dan ne Meral Akşener’den, ne Ümit Özdağ’dan ne sayın Sazak’tan hiç kimseden en küçük bir talep gelmedi. Çünkü bu camianın adı konmamış kuralları ve gerçekleri var. Ve camianın içinde oldukları için onlar da buna vakıf. Haaa, ben bir gazeteci olarak ne isterdim. Ben o ekranda bunların konuşulmasını isterdim.

“ADI KONMAMIŞ KURALLAR VARDI”

Davet ettiniz mi?

Etmedim. Ama bir gün Ümit Özdağ’ı aradım bir konuyla ilgili, o sırada kendisi esprili şekilde “Murat bey yoksa beni kanala mı davet edeceksiniz?” dedi gülerek. “Buyrun gelin hocam” dedim “Öyle bir şey olmaz” dedi. Gerçi, Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa ettikten sonra Türkmenler ve Azerbaycan-Ermenistan meseliyle ilgili hem Ümit Bey hem de Yusuf Halaçoğlu yayınımıza bağlandılar.  Yani herkes o adı konmamış kuralı biliyor zaten. İzleyiciden bu yönde yoğun beklenti vardı. Ama bir gazeteci olarak ben bu sürecin o ekranda konuşulabilmesini isterdim. Mümkün müydü? Değildi ama bu benim baştan kabul ettiğim bir şeydi. Dediğim gibi adı konmamış bir kuralı bildiğim için, bu doğru mu yanlış mı sorusuna kapalı bir durum.

Ama mesela sosyal medyada da, ekranda da bahsetmiştim. 2012 yılında bir kongre vardı o kongrede yayın yapıyorduk Ankara’da. Devlet Bey’in konuşmasından sonra konuklar alıp yayın yapacaktık  zaten. Diğer adaylar konuşmaya başladı, bir süre verip sonra röportajlarla yürüdük. Televizyonda yeniyim daha, kuralları ya da dengeleri bilemiyorum. Bir gazeteci olarak gelmişim oraya elbette benim bu anlamda yelpazem geniş. Ama mesela Koray Bey konuşmaya başladığında yanlış hatırlamıyorsam Selcan Taşçı’yı konuk olarak alıp konuşmanın bir bölümünü verip sonrasında o konukla sohbet ederek yürümüştük. Bu daha sonra şöyle algılanmıştı. Vay efendim diğer genel başkan adaylarını bile konuşturmadılar. Aynı şey Musavvat Dervişoğlu’nun konuşmasında da oldu.  Konuşmanın kısa bir bölümü verildi sonra konukla devam edildi. Bu tamamen orada ne yapacağımızı bilememekten kaynaklandı.

Ama MHP’nin de bir baskısı olmuştur?

Hiç olmadı.  Bir şey daha anlatayım. Acaba bu durumlarda ne olur ne biter onu bilemedim ve o konuk işine devam ettim. Ama sonra ekrandan da sosyal medyadan da bunun bir gazeteci için sicil sorunu olduğunu söyledim. Hataydı, içimde yaradır dedim. Orada hiç kimseden ne bir telkin, ne bir rica, ne bir talimat hiçbir şey almadım. Sonrasında bir sohbette Devlet Bey’e bu konuyu açtım. Dedim ki “Efendim o gün böyle bir şey olmuştu ama hata yaptım.” O da “E o konuşmaları da vermeliydiniz” dedi. Yani hiç de öyle farklı bir bakışı yoktu.

“MHP’YE OY VEREN BİRİYİM”

MHP’li misiniz?

Parti ile organik bir bağım yok. Bir gazetecinin bir partiyle organik ilişkisi de yanlış diye öğretildi bize. Ama MHP’ye oy veren biriyim.

Bu saatten sonra?

Referandum var önümüzde referandumda partiler yok.

Bir sonraki seçimlerde?

Bunu konuşmak için çok erken. Partilerin programlarına ve ülkenin o anki durumuna göre hareket ederim. Yarın bir gün herhangi bir MHP binasında AKP amblemli bir pankart görürsem, bugünkü gibi yarın da görürsem elbette kafam karışır. Elbette MHP’nin üç harfi ya da ne bileyim binasının mimarisi ya da ne bileyim insanların karakaşı kara gözü değil, siyaseten nasıl bir pozisyon alacağı, ne yapacağı, aynı zamanda ne yapmayacağı, neye engel olup neye öncülük edeceği, benim için önemli olan bu. Türkiye’nin bugünkü şartlarında MHP’ye hiçbir zaman olmadığı kadar ihtiyaç var. Geldiğimiz nokta bu. Şimdi benim bir anlamda içimi kemiren şey de Türkiye’yi bu noktaya getiren iradeyle yan yana görünüyor olmak. Beni rahatsız eden şey bu.



Peki, referandumdan ne çıkar?

Hiçbir fikrim yok. Ama sonuçta bir fanus içinde yaşamıyoruz, sürekli sokaklardayız. Kahvede de oturuyorum, kafede oturuyorum, metroya biniyorum. Vatandaşın duruma vaziyet ettiğini görüyorum. Bunun siyasette nasıl bir etki yaratacağı konusunda geçmişten bir örneği yok, en azından yakın tarihimizde yok.  Ama hayır rüzgarının etkili bir rüzgar olduğunu görüyorum. Bana bu konuda ipucunu da özellikle evet cephesinin bu kadar canhıraş çalışması veriyor. Her şey bu kadar yolunda olsa medya üzerinde bu kadar baskı olmaz. Evet demeyenin kellesi gitmez, 24 saat ekranda bir tercihin pompalanması ihtiyacı duyulmaz. Ama Türkiye’deki seçim sistemine karşı da soru işaretlerim yok değil. Ben bundan tedirginim. Bu defa çok işler mi bilmiyorum. Bu defa ben herhangi bir partiyi temsilen olması gerekmiyor birçok insanın, milletin sandık başlarında nöbet tutacağını tahmin ediyorum. Dolayısıyla bu birçok şeyin önüne geçebilir.

Sonuçta kararı Türk Milleti verecek. Ya evet diyecek ya da hayır. Her karar eyvallah. Erkan Yolaç’ın yarışması değil yaşadığımız. Mesele kararın ülkemiz için hayırlı olup olmayacağı.

Röportaj için teşekkür ediyorum ve geçmiş olsun diyorum tekrar…