Okan Bayülgen’in rüyasında uyanacaksınız! Bu yaz Renkli Rüyalar Oteli’nde kalıyoruz!

Renkli Rüyalar Oteli’ni, gece yarısında ve ışıkları iyice kısmışken izleyin. Okan’ın zihnine ulaşmanız ve onun rüyasında uyanmanız kolaylaşacak.

Bir virüsün tüm Dünyayı etkisi altına aldığını, herkese bulaştığını ve bulaştığı çoğu insanı aptala çevirdiğini hayal edin. Böyle bir şey olmuş olabilir çünkü şu an açık televizyon yayıncılığında izlediğimiz her şey ancak enfekte olarak fonksiyonlarını büyük ölçüde kaybetmiş bir beyine hitap edebilir. Keder lapası kıvamındaki gündüz kuşağı ve ilişki entrikaları ya da propagandadan ibaret dizilerden oluşan akşamlardan oluşan bir TV yayıncılığı…

Elimizdeki bu ve artık kimse televizyon izlemiyor. Görüntü kalitesi cam gibi oldu, ekranlar büyüdü, ses sistemleri ile tamamlandı ama televizyonda izleyecek hiçbir şey yok!

İktidara bordalamış kanal sahipleri ve gölgesinden korkan yöneticileri sayesinde yeni dönem TV yayıncılığında yaratıcı işlere yer yok, kontrolden çıkabilecek her şeyin üstü çizilmiş durumda. Her yaz aynı dizileri izliyoruz, reytingler ve toplam izlenmeler giderek düşüyor ama reklamvereni bir şekilde tavlamayı başarıyor ve devam ediyor. Seyirci alternatif arayışında ve şimdilerde kaçabileceği bazı adacıklar var. Biz onlara “dijital platformlar” diyoruz. Mad Max dünyasında medeni kalabilmiş küçük kaleler gibiler ama vahşilerin tehdidi devam ediyor ve dijital platformlar televizyonlara yeni tarifler katmak şöyle dursun giderek onlara benzemeye başlıyorlar. İşin burası birkaç yazıda dertlenecek kadar can sıkıcı.

Netflix yerelleşme meselesini biraz yanlış anladı, yerli orijinalleri vasat ve altında işler. Exxen, Youtube işleriyle yükseleceğini sanıp çakıldı, Leyla ile Mecnun balonunu şişirip yükselmeyi umuyor, Gain ise Titanic’ten bir tane daha yapıp aynı buzdağına çarptırarak bu defa batmayacağını uman bir aklın işi. Bir geleceği olduğunu düşünmüyorum.

Dijital platform hadisesinin ülkemizdeki en doğru uygulayıcısı BluTV, başından beri öyleydi ancak proje seçimleri ve uygulamaları son bir yılda büyük isabet kazandı. Discovery ortaklığı açıklandığında platformun kimliğini yitireceğinden endişe etmiştim ama aksine daha da güçlenmiş şekilde niş işlere imza atmaya hevesli olduklarını gösterdiler.

BluTV ne kadar harika olursa olsun, orada da bir eksik vardı. Okan Bayülgen… Satel’de izlediğim günden bu yana televizyonculuğun onsuz asla olamayacağını düşündüğüm kişi… Bazen, artık tükendiği, televizyonda yapacağı yeni bir şeyin kalmadığı yazılır ama bunun sebebi özel TV yayıncılığının 30 yıllık erozyonu. Okan Bayülgen hep “başka bir şey daha” yapmak istiyordu ama sistem asit döksen çözülemeyecek kadar tıkanmışken ne mümkün!

Nihayet, o da gemisinin rotasını dijital platformlara çevirdi ve ortaya daha önce hiç izlemediğiniz bir şey çıkardı. Renkli Rüyalar Oteli… Alacakaranlık kuşağında bir yer. Çoktan ölmüş bir varoluşçu felsefeci (Soren Kierkegaard), başka bir felsefeci daha (Yalın Alpay), bir tarihçi (Emrah Safa Gürkan), bir eski zaman yıldızı (Nil Burak) ve bu kez orkestrayı yönetmekten vazgeçip masadakilerden biri olmayı eğlenceli bulan Okan Bayülgen… Bu ekibe tekinsiz bir garsonu (Levent Akkök), gizemli bir kadını (Selin Atasoy) ve cinayet işleyemeyecek kadar şık, yüzü olmayan bir adamı (Tolgahan Ağgül) ekleyin. Ortaya kör bir barmenin kokteyli gibi acayip bir şey çıkıyor, şu anki televizyon patronlarından hiçbiri böyle bir işe onay vermez ama bir yudum alınca barmenin değil, onu kör zannettiği için görmeyenin kanal patronları olduğunu anladığınız nefis bir tat çıkıyor. BluTV’nin bu fırsatı kaçırmaması güzel. Okan Bayülgen ismi BluTV’ye çok yakışıyor ve bu iki marka birbirini tamamlıyor.

Renkli Rüyalar Oteli’nin ilginç bir yapısı var. Daha önce yerli ya da yabancı böyle bir şey izlediğimi hatırlamıyorum. Konukları olan bir talk show gibi ama ortada çok kafa yorularak yazılmış bir senaryo da var. İzledikten sonra yazmaya karar verdiğimde bazı sosyal medya yorumlarını okudum. Oyunculukların amatör olduğundan şikâyet edilmiş ama oradakilerin hiçbir oyuncu değil ki! Okan Bayülgen’in masasına davet edilmiş konuklar hepsi ve kendilerini dramatik bir yapının ortasında bulduklarında da dökülmüyorlar. Ben ise tam aksine Okan’ın onları ikna edişine ve özellikle Emrah Safa Gürkan’ın işbirlikçi ve eğlendiren oyunculuğuna hayran kaldım.

Renkli Rüyalar Oteli, tertemiz bir iş ancak Okan Bayülgen’in yönetmenlik kabiliyetini ortaya çıkarması bakımından da işaretleyici de. Yönetmenlik yaparken kendisini geri çekmeyi ve elindekileri öne sürmeyi de gayet beceriyor. Bu pilot bölümden Selin Atasoy’un yazacağı, onun yöneteceği bir mini cinayet dizisi türese çok memnun olurum. Pera Palace Oteli ilham verici bir mekan, en sevdiğim yazar Ernest Hemingway’den, Agatha Christie’ye kadar bir sürü önemli ismi konuk etmiş ve etkilemiş. Renkli Rüyalar Oteli için de müthiş bir set olmuş.

Okan Bayülgen aklı ve kalbiyle eski Türkiye’de kalmaya devam edenlerden biri. Kurtarılmış bir adadan yayın yapan bir korsan radyo gibi aklına eseni çekmeye devam ediyor ve ne mutlu ki bunlar oldukça da izlenebilir şeyler. İşin güzel tarafı, hepten konfeksiyona dönmüş yayıncılığa yeni tarifler veriyor. Renkli Rüyalar Oteli gibi projeler açık televizyonculuğun bayat formüllerini dijital platformlara taşıma gayretinde olanlara da uyarı atışı niteliğinde. Okan Bayülgen’i, ekibini ve BluTV’yi kutlarım.

Son bir tavsiye, Renkli Rüyalar Oteli’ni, gece yarısında ve ışıkları iyice kısmışken izleyin. Okan’ın zihnine ulaşmanız ve onun rüyasında uyanmanız kolaylaşacak. İyi seyirler…

MURAT TOLGA ŞEN