Buluşmalar
11 Haz 2010 09:44 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 11:22

''NURAY'A SAKİN OLMASINI SÖYLEYİN'' DİYENLERE ''SIKIYSA SİZ SÖYLEYİN'' DİYORUM!

Ahmet Tulgar ile Buluşmalar'ın bu haftaki konuğu Ruşen Çakır oldu.Çakır katıldığı Bilderberg'ten NTV'de yayınlanan Basın Odası programında yaşananlara kadar birçok konuda Tulgar'a konuştu.

''NURAY'A SAKİN OLMASINI SÖYLEYİN'' DİYENLERE ''SIKIYSA SİZ SÖYLEYİN'' DİYORUM!


"Türkiye’de yaşanan acılarda medyanın rolü çok fazla"


"Mustafa Karaalioğlu’nun olduğu Basın Odası programlarını çok kaliteli buluyorum"

"Nuray’a sakin olmasını söyleyin diyenlere, ’sıkıysa siz söyleyin’ diyorum" 
 
 
Ruşen’i 30 senedir tanırım. Çok eski arkadaşım. Sonraki senelerde, hemen hemen aynı dönemde gazeteciliğe başladığımızda da onu hep dikkatle okudum. Çünkü solculuktan gelme analiz yeteneği ile Türkiye’de ve dünyadaki siyasi eğilimleri erkenden kavrıyor, önemli projeksiyonlar yapıyordu. Merkez kadar periferi ile de ilgiliydi.

Türkiye’de bugün yenilenerek de olsa iktidar olan siyasi çizgiyi ve onun yürütücülerinin kariyerlerinin handiyse başından beri tanıdığı halde bunu kendi iktidarı için, mesleki konforu için kullanmadı. Bunu da solculuğu ile açıklıyor Ruşen. Bir de objektivizmi ile. 

- Şu Bilderberg toplantıları etrafında hep bir şaibe söylemi oluşur. Nasıl oldu bu iş? Neden sen?

Bildiğim kadarıyla bu toplantılara başvuru yapılamıyor. Çağrılıyor. Türkiye’deki temsilcileri bu organizasyonun "Böyle bir şey var, gelir misiniz?" dediler önce. "Evet" dedim. Onun üzerine merkeze bildirdiler, merkez çağırdı. Öyle bir sistem oluyormuş. Şöyle oluyormuş: Türkiye’dekiler öneriyor. Merkez kabul ediyor önerilen ismi. Bazen de kabul etmediği oluyormuş. Çünkü onlar da kendi imkanları ile araştırıyorlar. Ondan sonra sana teklif ediyorlar, kabul edersen gidiyorsun. Şimdi böyle efsanevi bir şeyi duyup da bir gazeteci olarak "yok, ben gelmem" falan diyecek halim yok. Kabul ettim. Açıkçası da çok merak ettim. Çünkü o esrarengiz, komplo teorileri falan da var.

- Yani o "Gözleri Tamamen Kapalı" filmindeki gibi maskelerle falan girmiyorsunuz salona, değil mi?

Yok. Bu toplantılar Soğuk Savaş döneminde başlatılmış. İşte ABD ve Avrupa ülkelerinin önemli siyasetçileri, iş adamları, aydınlar bir araya gelip işte işler nerede nasıl yürüyor, nasıl olması lazım onları tartışıyorlar. Soğuk Savaş bittikten sonra da kendilerini feshetmiyorlar ve devam ediyorlar. Önemli ölçüde iş çevrelerinden gelenler oluyor. Uçak şirketlerinin yöneticileri...

- Silah şirketleri?

Medya yöneticileri, telekomünikasyon şirketi yöneticileri de var. Sonra ABD’nin ve Batı Avrupa’nın siyasetçileri, halen görev yapan ya da görevden ayrılmış ama halen etkili olan insanlar vardı, akademisyenler vardı. Benim katıldığıma bakanlar kıytırık bir şey sanmasınlar, çoğunu bildiğimiz, gazetelerde resmini gördüğümüz çok üst düzey katılımların olduğu bir toplantıydı. Bu insanların hepsi normalde sürü halinde dolaşan, işte koruması, sekreteridir, hiç staff almıyorlar içeri.

- Peki, umutlu olalım mı dünya için, çıkardığın sonuç bu mu?

Orada böyle bir karar alınmıyor. Tartışıyorlar. Kabus senaryoları filan yazılmadı. Çok iyimser ya da kötümser denecek bir şey çıkmadı. Daha çok gerçekçi.



- Sen Vatan Gazetesi’nin Washington temsilcisiydin. Niye bu kadar çabuk döndün, Ruşen?

O kadar çabuk değil. 2,5 sene yaptım. Gazeteler Amerika kaynaklı haberlere çok meraklı değil. Amerika’dan sadece Türk-Amerikan ilişkileri haberleri istiyorlar. Türk gazeteleri sadece Ermeni meselesi filan istiyor, bir yerden sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Bir de Türk gazetecilerinin orada iş yapması için Amerikan yönetimi ile çok al gülüm ver gülüm yapması gerekiyordu. Rutin benim tarzım değil, bir de al gülüm ver gülüm işine pek girmek istemedim.

- Medyada hani böyle Washington’da tescil edilmek gibi bir şey söz konusudur, böyle Washington temsilciliğinden gelenler yayın yönetmeni olur gibi. Bundan niye faydalanmadın?

O eskidendi. Bugün New York Times’ta ne yazdığını, Washington Post’ta ne yazdığını anında görüyorsun. Hatta Amerika’da görev yapan gazeteciden önce izleyebiliyorsun. Eskiden Amerika’da görev yapan gazeteciler New York Times’ı, Washington Post’u okuyarak sadece bir yığın haber geçiyorlardı. Eskiden dünya bu kadar küçük değildi. Bazen şöyle şeyler oluyor televizyonlarda. İstanbul’dan arkadaşlar haberi geçiyor, o oradan anlatıyor. Mesela Dışişleri Bakanı’nın açıklaması. Elinin altında internet yoksa o Washington’da da olsa haberi bulamıyor, ama İstanbul’daki, hatta Hakkari’deki bir adam internetten Dışişleri Bakanlığı’nın sitesine girip o açıklamayı okuyor. Artık bir değeri kalmadı Washington temsilciliğinin.

- Sen kendini 78 kuşağından hissediyorsun, değil mi?

Elbette. Ben 78 Vakfı’nın, yani Celalettin (Can) bu işe ilk girdiğinde ilk yanında yer alanlardan birisiydim. Sonra şu veya bu nedenle uzaklaştım. Ben oyum yani.

- 68 kuşağına oranla 78 kuşağına daha fazla mı baskı uygulandı medyada, yani 78 kuşağı gazetecilerine? 78’liler 68’liler kadar esnemediği için mi böyle oldu bu?

Biz kuşak olarak çok çektik, çok mağdur olduk. Evet, 68 kuşağında bazı sembol isimler öldüler vesaire falan ama baktığın zaman binlerce insan değil, hapishanelere atılan insan sayısına bak, işkence gören insan sayısına bak, hayatı kayan insan sayısına bak. Bizim çok sert geçti. Ve çok genç yaşta birçok insan girdi ve kendini tam olarak geliştiremedi. Birçok insan okulunu yarım bıraktı. Bir de geç kalmanın verdiği bir şeydi. 68’liler üstünden çok zaman geçtiği için bazı şeyleri sindirmişlerdi. Bizim sindirmemiz, kabullenmemiz kolay olmadı. Daha zorlandık bazı şeyleri kabullenmekte, mesela sisteme entegre olmak, çünkü medya baktığında bir yerde sisteme entegre olmak demektir. Biz bunda zorlandık. Ben şimdi 50 yaşına yaklaştım, yani bu yaşta bir yere gelmek lazım ama benim bildiğim çok az sayıda insan geldi bu yerlere. Şimdi bir çok kişi çıkıp "ben o zaman şuydum, buydum" diyor ama benim bildiğim sahiden oradan gelen insanların sayısı çok az. Sonuç olarak bu bizim kuşağın kaderi gibi.

- Bu seneki 1 Mayıs’tan sonra ama herkes bir zamanlar solcu olduğunu iddia etmeye başladı. Buna ne diyorsun?

Bırakalım sevinsinler, solcu olduğunu hatırlasınlar.

- Peki, bu kişiler geçmişleriyle ilgili özeleştiri yapmasın mı? Yani bir zamanlar attıkları manşetler, yaptıkları haberler için.

Bence öyle hesaplar tutmamak lazım.

- Türkiye’nin bugünkü durumunda, bu şiddet ortamında, öncesinde yaşanan birçok acı olayda medyanın payı ne?

Çok. Göbeğinde yani. Türkiye’deki birçok şeyin göbeğinde medya bulunuyor. Medya neredeyse, bu çok kötü bir şey, her şeyin başı ve sonu olmaya başladı artık. Bu hiç iyi bir şey değil. Ama kamplaşma varsa ki, var, bunun en büyük nedeni de medyadır. Her iki kampın da medyasıdır. Ben yıllardır, özellikle beş yıldır, ısrarla tarafsızlık vurgusunun altını çizmeye çalışıyorum. Eskiden bir gazeteciye "tarafsın" denildiğinde, "olur mu canım, ben obkektifim" derdi, şimdi "sen nasıl taraf tutmuyorsun" diye insanlar suçlanır oldu. Çok acı bir durum.

- Tartışma programları da bu yüzden daha çok izlenir oldu, değil mi?

Evet, ama bugün gerçekten kaliteli tartışma programı yok ki. Kimse üzerine alınmasın ama B, C serisi bir takım elemanlar, yazdıkları yazıları da kimsenin bilmediği, nerede yazarlar, nasıl yazarlar bilmediği insanlar. Türkiye’nin en önemli 20, 30 köşe yazarını birbirleriyle tartışırken görmüyorsunuz. Yüksek kalibreli insanları birbirleriyle tartışırken görmüyorsunuz. Bir takım tartışmalar var, "bu iktidar yanlısı, bu muhalefet yanlısı" dediğin bir takım insanlar çıkıyor. Bu insanlar kimdir, nerede ne üretmişlerdir, ne yazmışlardır, nasıl bir katkıda bulunmuşlardır, yok, nereden biliyoruz, televizyon tartışmalarından biliyoruz. Çünkü çağrınca geliyorlar ve bu bir şekilde profesyonelleşti. Kötü iyiyi kovuyor bir de.

- Sen İslami siyaseti, oluşumları 80’lerden beri izliyorsun. O zamanlar bu İslamcı siyasetçilerin ya da muhafazakar siyasetçilerin diyelim, yanında mıydı bugün olanlar? Gazeteciler yani. Ne zaman oluştu bu muhafazakar siyasetçi dostu kalabalık?

Şimdi şöyle şeyler hatırlıyorum, ben sırf bu konularla ilgilendiğim için, sen de tanıksın, benim hidayete ereceğimi, İslamcı olacağımı söyleyen çok kişi oldu, ben bazılarına şey dediğimi hatırlıyorum, "hepiniz olacaksınız, ben böyle kalacağım", nitekim bu insanların bir kısmının olduğunu da görüyorum. Ama Allah için, bir 7 yıl önce ya da 6 yıl önce yazdıkları yazı ile ya da AKP iktidara gelmeden önce yazdıkları yazılar ile şimdiki yazdıkları yazıları karşılaştırsınlar. Ben mesela kitaplarımda ne yazdımsa ortada, yanlış analiz yaptığım olmuştur ama Tayyip Bey’e de söylerim, ben Başbakan hakkında binlerce sayfa yazı yazmışımdır, adının geçtiği, bir kere bile bana dava açmadı. Ki o açar, bana açmadı. Buradaki mesele burada objektivizmin olmasıdır. Zamanında insanların bana kızmasının nedeni muhafazkar kesimi, İslami kesimi ya da İslamcıları ikinci sınıf vatandaş yapmamamdı. Bunu istiyorlardı bazı yakın çevremiz, meslektaşlarımız. Yapmadığım için de beni onların işbirlikçisi vesairesi olarak görüyorlardı, şimdi aynı insanlar pozisyon değiştirdi, şimdi karşıdaki insanlara böyle muamele yapılmasını istiyorlar. Deniz Baykal ile ilgi yazı yazdığımda, "Deniz Baykal ile ilgili yazmışsın" diyorlar, "Niye yazmayayım?"

- Başbakan seni de dostu mu addediyordur?

Başbakanla çok eskiden tanışırım. Çok daha eskiden tanışırım. Hep mesafeli ilişkimiz olmuştur. Ben de onu yakından tanırım, o da beni yakından bilir. Ama herhangi bir yazımdan ötürü aradığını ya da arattığını bilmem. Ama bazı yazılarımdan memnun kalmadığını, bazı yazılarımdan da memnun kaldığını bilirim.

- Bu FP içindeki yenilikçi-gelenekçi tartışmaları konusunda 1997-98 yıllarında ArtıHaber dergisinde ne çok yazı yayımlamıştık, değil mi?

Ben daha önceden de yazıyordum. O ’yenilikçi’ adını da ben koymuştum. Ben onu koyduğum için de bana çok kızmışlardı. "Bizde böyle bir şey yok" falan diye. Sonra AKP’yi kurarken de seçeneklerden biri "Yenilikçi Parti" idi. Ama rahatsız oluyorlardı işte parti içinde yenilikçiler var deyince, "ayrı gayrı gösteriyorsun" diye.

- O dönemde, ArtıHaber’de bir de Diyarbakır’da şiir nedeniyle hapis cezası alıp İstanbul’a geldiğinde Tayyip Erdoğan’dan, çok sayıda gazeteci röportaj istemişti ve tek röportajı bana vermişti. ArtıHaber’in 19’uncu sayısında. Tarihi günlerdi sahiden ama farkında değildi birçok kişi.

Tahmin edemiyorlardı bugünlere geleceğini bu hareketin. Sonradan ama pozisyonlarını hızla değiştirdiler.

- Mustafa Karaalioğlu NTV’deki Basın Odası’ndan ayrıldığında üzüldün mü?

Tabii. Mustafa benim çok eski arkadaşımdır ve tam o program için biçilmiş kaftandı. Beğenmeyenler olabilir, beğenenler olabilir. Ben Mustafa ile olan tartışmaların çok kaliteli olduğunu düşünüyorum. Diğerleri değil demek istemiyorum. Kurum ne istiyor bilmiyorum ama benim kafamdaki tartışmaya çok uyuyordu. O tartışmayı biz belli bir kıvam ve seviyede tutabilseydik, mesela bu gece de yapacağımıza (8 haziran) Mustafa da gelebilseydi çok daha iyi olurdu.

- Mesele yapmadı mı sonradan bunu, yani herhangi bir biçimde, Nuray (Mert) tercih edilmiş gibi?

Hayır. Öyle bir şey olmadı ki. Kendisi bıraktı. Biz Mustafa’ya "git" demedik ki. Mustafa yapamayacağını söyledi. Sonra bana, çünkü önce benimle konuşmadı, yöneticilerle konuşmuş, sonra bana söyledi, ben onu ikna ederim diye benimle konuşmamış. Ben çok üzüldüm. Kimse Mustafa’ya "git" demedi, iması olmadı. Kesinlikle olmadı. Mustafa kendisi bunu yürütmek istemedi, biz de kendisine üzülerek saygı duyduk.

- Nuray’la ilgili bir basınç gelmiyor mu sana?

Niye? Kimden gelecek?

- Yani herhangi bir yerden. Buranın patronuna filan.

Bilmiyorum patrona ne gelir. Ben patron meselelerinden anlamam. Bana geliyor mu? Ne gelebilir? Şöyle bir şey söyleyeyim. Nuray’a da söylediğim için şey değil, Diyarbakır’da mesela BDP’li birisi dedi ki, "Ya, Nuray hanıma" dedi, "söyleseniz de biraz sakin olsa" dedi. Ben de "sıkıysa sen söylesene" dedim. Ne gelebilir? Nuray’ın seveni var, sevmeyeni var. Kızanı var, beğeneni var. O Nuray’ın insanlarla kurduğu ilişkidir. Biz burada bir program yapıyoruz, programın genelinde Nuray’ın bir ağırlığı var, bunu hiç kimse inkar edemez, ama keşke baştaki kurgu olsaydı, o kurgu bozuldu.

- Ahmet Hakan’ın ’Tarafsız Bölge’sinin cuma akşamlarına çekilmesine ne diyorsun, sizin karşınızdan?

Öyle mi? Cuma akşamlarına mı çekildi?

- "Ertuğrul Özkök tarafından övülmek benim için iyi bir şey değil" dedin. Öyle mi?

Ben solcu bir adamım. Ayrı gazetecilik anlayışlarımız var. Ben daha sivil, sorgulayıcı bir gazeteciyim. Ertuğrul Özkök daha iktidar eksenli bir gazete yapar. Onun sit-com gazeteciliği dediği tarzı yapıyor, ben eski tip gazetecilikteyim hala. O benim tarafsızlığıma vurgu yaparak beni övmüştü. Ben bu tarafsızlığımın bedelini ödüyorum. Ertuğrul Özkök ama hiçbir zaman tarafsız gazeteci olmadı. Şimdi geldiği bu noktada benim gibi sayıları giderek azalan, sayılarının azalmasının sorumlularından birinin de kendisinin olduğu insanlara sahip çıkmasını yadırgatıcı buldum. Geçenlerde o PKK-Hamas karşılaştırması ile ilgili de yazdı. Bugün de (8 haziran) onu davet ettik programa. O bu konuya girmek istedi ama ben pek istemedim. Çünkü bunu onunla tartışacak değilim, çünkü ben 5 kere Gazze’ye gittim, 25 yıllık gazetecilik hayatımın çıplak 365 günü Güneydoğu’da geçmiştir. Ben Gazze ile Güneydoğu’yu karşılaştırabilecek birikime sahip olduğumu düşünüyorum, Ertuğrul Özkök’ün böyle bir bilgiye sahip olduğunu düşünmüyorum. Ben polemik meraklısı değilim. Cevap da yazmadım. Ama Bilge köyü katliamı sonrası yazdıklarını okuyunca dayanamadım, onun ve Hadi Uluengin’in yazdıklarını okuyunca tavrımı aldım.

- Taraf gazetesinin seni askerin yararlanabileceği gazeteciler arasında göstermesi seni çok öfkelendirmişti. Taraf için ne düşünüyorsun?

İnsan küçük yaştan solcu olunca, "böyle şeylerden bana bir şey olmaz" diyemez. Yaralandım tabii. Ben bunun hesabını soracağım, nasıl soracağım bilmiyorum ama soracağım. Ben onu yanlarına bırakmam. Benim askerin yararlanacağı gazeteci olacağımı kim nasıl uydurmuşsa uydurabilir ama Taraf’takiler bunun böyle olmadığını biliyorlar. Sırf benim ismim bile bu listenin saçma olduğunu gösterir. Ama onlar öyle düşünmemişler. Başka nedenler de olduğunu düşünüyorum. Hani pozitif ayrımcılık değil de, negatif ayrımcılık yapma ihtimalleri daha yüksek herhalde bana karşı. Kendi bilecekleri iş. Onlar bana karşı böyle çamur attıklarını düşünüyorlar, o çamur bende tutmaz ama ben yine de onun hesabını kendilerinden soracağım. Ben bunu ertelemem. Mehmet Baransu denilen adama öbür dünyada hesaplaşacağımı söyledim çünkü o benim için bu dünyada o kadar önemli bir insan değil, kendisine de söyledim. Büyük bir ihtimalle bu telefon konuşmasını da kaydetmiştir. Ama diğerleriyle bu dünyada bir şekilde karşılaşırız diye tahmin ediyorum. Ama herkes zaten kariyeriyle ortada, yaptığı işlerle ortada. Herkes kendini gösteriyor. Benim bir şey yapmam da gerekmeyebilir yani. Ama bu benim için unutulacak bir şey değil. Ben bunu unutmam. Unutmayacağım. Asla. Affetmem. Niye affedeyim? Ben bunun hesabını onlardan inşallah soracağım. Gazeteciliğimle soracağım. Onlara rağmen gazeteciliğimi sürdürerek. Şunu söyleyeyim: Böyle bir liste, sırf öyle bir yayın üzerine ben bu işi bırakabilirdim, gerçekten, ama sırf onlara inat bırakmadım, yani bu iş benim severek yaptığım bir şey değil, ama onlar yaptıkları işi seviyor, pis bir şey yapıyorlar ama seviyorlar. Ben bu işi yapmayı sevmiyorum ama sırf bu pislikler nedeniyle bileniyorum. Bu bir yıldırma tekniği. Onların oynadığı oyuna dahil olmuyorum, böyle şeyler yapıyorlar.

RÖPORTAJ: AHMET TULGAR ahtulgar@gmail.com

FOTOĞRAFLAR: CELAL YILDIZ celalyildiz@gmail.com