Netflix, dinozorların soyunu tüketen göktaşı!

Medyaradar sinema-tv yazarı Murat Tolga Şen, ‘Organize İşler: Sazan Sarmalı’nı vizyondayken Netflix’e satan Yılmaz Erdoğan’ın gece harekatını yorumladı.

Bir konuyu ilk kez kaleme aldığımda kimileri bu fikirleri oldukça uçuk buluyor ama neyse ki her şeyin direksiyonunda bu muhafazakar görüşler değil de zaman mefhumu var. Gün geliyor, iddia gerçekliğe dönüşüyor.

Türkiye pazarına girmezden evvel bile Netflix’in nasıl yaman bir oyun değiştirici olduğunu, genişleyerek çevresindekileri yutan, yuttukça genişleyen bir yapı olduğunu yazar dururum. Karşımda hep aynı teraneler; ¨film sinemada izlenir¨ ya da ¨sinema bir sosyalleşme aracı, insanlar bundan vazgeçmez¨ vs. Film yapımcıları tarafından sinema salonunda film izlemeyi kutsallaştıran romantik laflar. Kutsal olan sinemadır arkadaşlar, sinema salonu değil!

Şunu bilin ki kimse benim kadar sinema salonunda olmayı sevemez çünkü ben orada, eniştemin işletmecisi olduğu Samsun Zafer sinemasının fuayesinde, büfesinde, makine dairesinde, koltuklarında büyüdüm. Çocukluğumun başrolünde bir sinema salonu var! İşte o çocuk gözlerim, video furyası sırasında bu ülkedeki sinema salonlarının seyircisizlikten kapanıp kömür deposuna dönüştüğünü de gördü. Yapanlar da gösterenler de bilsinler ki ayağı birden kesiliverir Türk seyircisinin.

O yüzden şu ¨film sinemada izlenir¨ cümlesini müsaadenizle değiştireceğim ve ¨eğer öyleyse sinemada film izlenir¨ diyeceğim.

Sinema salonu işletmeciliğinin sonunu bunlar getirecek:

-Giderek artan bilet fiyatları...

-Fahiş fiyatlandırma ile satılan büfe ürünleri...

-Filmden önce gösterilen ve bitmek bilmeyen sinemadan alakasız reklamlar...

-Netflix ve gelecekteki benzerleri: Disney Plus vs.

Zincir salonlar adına konuşan hanımefendi, gösterdikleri reklamların gelirlerinin %70’ini oluşturduğunu söylüyordu. Yani onlar için önemli olan film değil reklam göstermek. Film ise oltanın ucuna takılan yem vazifesi görüyor, asıl eleman olmaktan çoktan çıkmış. Ve burnundan kıl aldırmayan bu işletmecilik anlayışı bütün riski yapımcıya yüklemeye devam ediyor. Fikir bul, para yatır, film çek, dağıt, PR’ını yap ama batarsa hepsi senin suçun. Salonların hiç acıması yok, seyirci yoksa salon da yok!

Seyircinin bilmediği bir şey daha var. Eskiden filmin bir kopyası 1200 $’a mal olur bu da 100 kopya ile vizyona giren yapımcıya 120 bin $ masraf çıkarırdı. Dijital sinema ve DCP sistemine geçildi diye bu bitti sanmayın. Şimdi de VPF (Virtual Print Fee) adı altında salon başına 650 dolar alıyor sinema salonları. Yabancıdan değil yerliden! 5-6 yıl önce bunun kavgasını ediyorduk ama hala bu yükü üstünden atamadı yapımcılar, ödemeye devam!

Hal böyleyken, filmini Netflix’e verdi diye Yılmaz Erdoğan’ı taşlamanın alemi yok. Çok iyi yaptı doğrusu, yüreğimin yağları eridi. Sinema yasası çıktı ama ne yapıp edip yasayı Temmuz’dan geçerli bir hale soktular. Bu da bu yıl vizyon görecek filmlerdeki hak kaybının sürecek olması demek. O zaman al sana film ama bir tek sen gösteriyorsun sanma! Saloncular tarafına daha net bir mesaj yollanamazdı. Tam bir gece harekatı! Adamın insafsız olduğunu da düşünmüyorum. Kendi filmini Netflix’e verdiği gün bir başka CJ Entertainment ortak yapımı olan Bir Aşk İki Hayat gösterime girdi. Organize İşler 2’nin kaybettiği seyirciyi yine aynı firmanın filminde bulacağız yani...

Dünya değişiyor, kimse sizin yamyam salon işletmeciliğiniz ayakta dursun diye 30 TL bilet, 20 TL mısır parası verip üstüne yarım saat reklam işkencesine katlanarak film izlemeye mecbur değil. O 30 TL ile bir aylık Netflix üyeliği alır, evinizin rahatlığında izlersiniz. 4K, ses sistemi entegre edilmiş 65¨ bir TV’niz varken de inanın ¨sinemada film izlemek bir başka¨ falan demezsiniz. O eskidendi.

Yapımcıların tarafına geçip saloncuları dövüyor gibi olmayayım, acı ama gerçek; her yıl salonda izlemeyi hak eden en fazla 3-4 yerli film üretiliyor. Gişe komedilerini evde ya da sinemada izlemenin farkı ne, bilmiyorum!

Özetle: Yılmaz Erdoğan filmini Netflix’e vererek; filmini baştan satmış, kopya başına ödediği VPF ücretinden kurtulmuş ve 190 ülkenin kataloğuna girerek yeni projeleri için uluslararası yapımcılar yakalama fırsatına sahip olmuş oluyor. Dünya starlarıyla, yetenekli yönetmenlerle çalışan Netflix ülkemizdeki bir avuç yapımcıyı-oyuncuyu tavlayamaz sanırsanız fena yanılırsınız.

Sadece şu soruyu sorsam yeter aslında; bu yıl ¨en iyi film¨ Oscar’ını eve götürmeye en yakın film olan Roma’nın yapımcısı kim?

Film sinemada izlenecekse, sinemada film izlenecek yoksa kimseyi evinden çıkaramazsınız. Meslek birlikleri de hakkı yenen yapımcının yanında duracağına saloncuyla bir olup onu dövmeye çalışıyorlar. SİSAY üyelerinin aldıkları saçma kararlardan biri şu: Sinema salonu işletmecileri, bundan böyle tüm film anlaşmalarına "Gösterim başlangıcından itibaren 8 ay süre ile pay TV yasağı" şartı koyacakmış. Sinemacılar, bu şartı kabul etmeyen yapımcının filmini almayacakmış. Oturduğum yerde kahkaha attım! Dünyada hiçbir yerde böyle bir saçmalık yok! İnanın bunlar ellerindeki bir avuç seyirci mıknatısı yapımcıyı-oyuncuyu Netflix’e kaptırmaktan başka bir işe yaramaz.

Bir göktaşı tüm dinozor soyunu yok etti. Yoksa siz de bunlar gibi hala o göktaşını göremeyenlerden misiniz? Üstelik bu daha ilki...

murattolga@gmail.com