Röportaj
17 Eyl 2020 13:36 Son Güncelleme: 17 Eyl 2020 16:54

Medya Ombudsmanı Bildirici’den ‘muhtar’ çıkışı: ‘Erdoğan muhtar bile olamaz’ meselesi bir masal

Usta Gazeteci Yazar Faruk Bildirici, Türkiye’deki gazeteciliğin durumunu Medyaradar’dan Sinem Eryılmaz'a değerlendirdi.

Google Haberlere Abone ol

Hürriyet Gazetesi’nin okur temsilcisiydi, tüm medyanın ombudsmanı oldu usta gazeteci yazar Faruk Bildirici…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. Gazeteciliğe, Haziran 1980’de Cumhuriyet’te başladı. 1992’de Hürriyet’e geçti. 27 yıllık Hürriyet macerasında yazı dizileri hazırladı, portre yazıları kaleme aldı, araştırma kitapları yayınladı. Son dokuz yılını ise ombudsmanlık (okur temsilciliği) yaparak geçirdi. 2019 Mart’ında Hürriyet’teki görevine son verilen Bildirici, gelişmeleri artık bir medya okuru olarak takip ediyor.

Bu röportajda Bildirici ile son 20 yıllık bir süreci kapsayan Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde gazeteciliğin ve medyanın yaşadığı değişim ve dönüşümleri konuştuk.

Yaşamının neredeyse 3’te 2’sini gazetecilik ile geçiren Faruk Bildirici, basında özdenetim mekanizmasının tamamen yok olduğunu belirtti. Ayrıca basın meslek örgütlerinin eskisi kadar etkili olmadığını da dile getiren Bildirici medyanın yapısal ve içinde bulunduğu konumdan kaynaklı problemlerinin de olduğunu ifade etti.

İşte daha birçok önemli konuya değinen Bildirici ile yaptığımız o röportaj…

Basının dijital dönüşüm süreçlerini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce geleneksel gazetecilik yaşayabilecek mi?

İnsanların bilgi alma ihtiyacı devam ettiği sürece gazetecilik devam edecek. Ama gazetecilik hangi formatta, hangi mecrada nasıl devam edecek, insanlara bilgiler nasıl ulaştırılacak konusunda birtakım dönüşümler olacak. Dijital dönüşümün ilk başladığı yıllarda bu noktalara ulaşacağınız hiçbirimiz kestiremedik. Çünkü çok büyük bir dönüşüm. Yıllardır mesleğin içerisinde bulunan insanlar olarak algılayamayacağımız bir değişiklikti. Ben daktilodan önceki teleks kuşağından geliyorum. Benim gazeteciliğe başladığım dönemde teleks bile büyük bir yenilikti. Ondan önce gazeteciler haberlerini mektupla ulaştırıyorlardı. Anavatan Partisi’nin Turgut Özal döneminde onu takip ederken şehirlerarası otomatik telefon görüşmesi yapabilmek büyük bir değişiklikti. Şimdi gazeteci arkadaşlar miting meydanlarından haberlerini, fotoğraflarını birkaç saniye içerisinde servis edebiliyorlar. Bu gazetecilik açısından bilgiyi aktarabilme anlamında çok büyük kolaylık getiriyor. Elbette önemli olan o kolaylığın nasıl kullanıldığı ve nasıl daha iyi gazetecilik yapılabilmesi için kullanılması. Türkiye’de geleneksel gazetecilik dijital dönüşüm konusuna henüz tam olarak ayak uydurabilmiş değil. Bunun hem yapısal nedenleri var hem de medyanın içinde bulunduğu konumdan kaynaklı problemleri var.

Bağımsız ve eleştirel haber vermede sıkıntı çekiliyor

Yaygın medyanın büyük bir bölümü şu anda siyasi iktidarın yanında yer alıyor. Siyasi iktidarın yanında yer aldığı için de bağımsız, eleştirel haber vermede sıkıntı çekiyorlar. Ama bir yandan da dijital mecralarda habercilik başladı. Oradaki habercilik geleneksel medyaya göre çok daha özgür ve daha hızlı davranabiliyor. Sosyal medya da dijital mecralardan daha hızlı davranıyor. Ama bu mecraların bir dezavantajı var. Gerçeklerle yalanları iç içe barındırıyor. İşte bunları birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Ben sosyal medyanın gazeteciler açısından bilgi kaynağı olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Oradan alınan herhangi bir bilgi doğrudan haber değildir, sadece bir duyumdur. Üzerinde araştırma yapılması ve çalışılması gereken verilerdir. Onlar araştırılır ve doğrulanır, daha sonra haber haline dönüştürülür. Bu mecraların da haber ağı oluşturma konusunda geleneksel medya gibi yeniden örgütlenmesi gerekiyor. Şu an Türkiye’deki dijital mecraların maalesef büyük çoğunluğu içerik üretemiyor. Her şeye rağmen geleneksel medyadaki verileri kullanarak onların üzerinden yayın yapıyorlar. Yani orada da bir dönüşüm gerekiyor.

“Evrensel gazetecilik ilkeleri dijital mecralar için de geçerli”

Geleneksel gazeteciliğin dijital gazeteciliğe doğru evrildiği günümüzde gazetecilikteki etik kurallar dijital medyada nasıl kullanılmalı?

Biz Doğan Medya yayın ilkelerinde bunları ele alıp, yer vermiştik. Ama geleneksel medyadaki evrensel gazetecilik yayın ilkeleri elbette dijital mecralar için de geçerlidir. Gazeteci her yerde her zaman gazetecidir. Örneğin bir gazeteci sosyal medyada kimseye hakaret etmemeli ve ayrımcılık yapmamalıdır. Ama haberlerinde de böyle davranması gerekir. Çünkü mesleki sorumluluk devreye girer. Sonuçta gazeteciler mesleki kimlikleri ile anılır. Dijital medyanın kendine özgü birtakım koşulları var. O nedenle geleneksel medyadaki evrensel ilkelerin üzerine dijital medya ile ilgili bazı ilkelerin eklenmesi gerekiyor. Biz geçen yıl Altan Öymen başkanlığında benim de içinde bulunduğum bir komisyonda Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ni güncelledik. Oraya dijital medya ile ilgili bazı maddeler eklendi. Dijital medya sürekli dönüşüm içerisinde olduğu için o ilkelerin de sürekli güncellenmesi gerekiyor. Örneğin, ‘ünlü olmayan bir kişinin fotoğrafı sosyal medya hesabından alınıp kullanılabilir mi?’ gibi bir dolu ilke eklemek gerekiyor.

“Eleştirel tavrımızı sürdürmeliyiz”

Medyayı toplumun bir aynası olarak kabul ediyorsak siz gazeteciliğin topluma, siyasete katkısını yeterli buluyor musunuz? Ya da tam tersi olarak toplum medyaya nasıl yansıyor?

Toplumun aynası mıdır? Evet aynasıdır. Sonuç olarak bir ülkenin medyası ülkenin kendisi gibidir. Çok farklı olamaz. Toplumun demokrasi ve gelişmişlik düzeyiyle ilişkilidir. Fakat ben, medyanın toplumu olduğu gibi yansıtmanın ötesine geçmesi gerektiğine inanıyorum. Biz gazetecilerin toplumu uyarma, öğretme ve geliştirme gibi misyonu var. Gazetecilik kamu yararına yapılan bir iştir. Kamu yararına yapılan iş sadece bilgi aktarmakla olmaz. Örneğin bugün pandemi gibi bir problemle karşı karşıyayız. Dolayısıyla biz sadece oradaki önlemleri aktaramayız. Ne yapmamız gerekir? İnsanları bu konuda yönlendirip eğitme konusunda bizim de katkıda bulunmamız gerekir. Bir şey daha gerekiyor ki o da eleştirel tavrımızı sürdürmek. Ülkeyi yönetenler yanlışlardan arınsın ve daha doğru işler yapsınlar diye.

“Demokrasi medyanın oksijenidir”

Biz gazeteciler siyaset yapmamalıyız. Siyasetin içinde de olmamalıyız. Siyasete katkımız insanları bilgilendirmek ve eleştirmek çerçevesinde olabilir ancak. Çünkü siyaset ülke yönetiminin bir parçası. Ülke yönetiminin parçası olan siyasetin hatalardan arınması ve varsa eksiklerin giderilmesini, demokrasiye aykırı gelişmelerin düzeltilmesini sağlamak gazetecilerin görevi. Bu da eleştirmekle ve gazeteciliği hak ettiği gibi yerine getirmekle olur. Gazeteciliğin siyasete en büyük katkısı Türkiye gibi bir ülkede demokrasinin, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, insanların bilgi edinme hakkının, eleştiri hakkının geliştirilmesine katkıda bulunmakla olabilir.

Ayrıca ayrımcılığın, nefret söyleminin ortadan kalkması gibi birtakım sorunlu konularda çabalar harcayarak, yazılar üretilerek katkıda bulunulabilir. Ben şuna inanırım: Demokrasi medyanın oksijenidir. Oksijenimiz ne kadar çoksa biz işimizi o kadar iyi yaparız. O nedenle öncelikle bizim kendi oksijenimizi geliştirmemiz konusunda çaba harcamamız gerekir. Yani demokrasi için ne kadar mücadele edersek, demokrasi ne kadar gelişirse o kadar iyi gazetecilik yaparız. Ama daha iyi gazetecilik yaptıkça daha da eleştirel oluruz. Bu sürer gider.

Yıllarca Hürriyet Gazetesi’nde okur temsilciliği yaptınız. Okuyucu tarafından en sık şikâyette bulunulan konular nelerdi?

Bu dönem dönem değişti. Bazen politik konular, bazen spor, bazen reklam, bazen haberlerin verilerinin tam olmaması gibi konularda sorunlar ortaya çıktı. Ben okur temsilciliği yaptığım dönemde sürekli farklı konularla ilgilendim. Örneğin bazen futbol medyasındaki, futbol medyası diyorum çünkü Türkiye’de maalesef spor medyası olmak yerine futbol haberi ağırlıklı haberlerin işlenmesi, transfer haberlerini inceledim. Transfer haberlerinin büyük çoğunluğu yazılıyor, daha sonra da unutuluyordu. Doğru da değillerdi. Ya da reklam ile haberin iç içe geçmesi, örtülü reklam yapılması konularını eleştiriyordum. Hürriyet Gazetesi’nde özellikle son dönemde bu konuda ciddi problemler yaşandı. Gazete yönetiminin de katkısıyla maalesef bazı yazarlar yazılarını örtülü reklama dönüştürüyorlardı. Siyasi haberlerde dengeli haber dağılımı olmuyordu ya da siyasi eleştirilerde gazeteciliğin 5N1K kuralları yerine getirilmiyordu. Kadınlarla özellikle kadına şiddet ile ilgili haberlerde eksiklikler oluyordu. Kadınlar mağdur da zanlı da olsa her zaman haberin öznesi haline geliyordu. Onlar öne çıkarılıyordu. Maalesef medyamızda Bab-ı Ali’den gelen ‘kadın sattırır’ anlayışı devam ediyor. Gazetenin yayın politikasına ilişkin de eleştiriler geliyordu.

“Medyaya güven yerlerde sürünüyor”

Sizce Türkiye’de medyaya güven yıkıldı mı?

Bu konuda çalışmalar da var. Medyaya güven maalesef yerlerde sürünüyor. Ben hep şuna inanmışımdır. Gazetecilik yapabilmek ve bir medya kuruluşunun hayatiyetinin devam ettirilmesi için güvenilirlik birinci koşuldur. Aksi halde devam edemez. Ama günümüzde öyle değil. Eskiden haberlerle alakalı kişiler ikinci bir soru sormazdı, o haberlere güvenirlerdi. Ama şu anda öyle değil. Bunun hem gazetelerin sahiplik yapısından, iş dünyası ile iç içe geçmesinden kaynaklı problemleri var hem de gazeteciliğin Türkiye’deki geleneksel yapılış biçimi eksiklikleri yanlışlıklarından gelen problemleri var. Ayrıca Türkiye’nin demokrasi koşullarından, yasalardaki eksikliklerinden, en önemlisi de siyasi iktidarın baskısından, medyayı tam olarak kontrol etme çabasından dolayı sorunlar var. Bütün bunlardan dolayı maalesef medyaya güven yerlerde sürünüyor. Bir gazete ya da televizyon kendi patronunun haberini ya da kendisine yakın gördüğü siyasi tarafın haberini taraflı bir şekilde veriyorsa, gazeteciliğin evrensel kurallarını yerine getirmiyorsa okurun güvenmesini beklemek mümkün değil. Bir yerde güvenilirliği aşındırmaya başladığınız zaman oradan yeni bir güven üretemezsiniz. Bir medya kuruluşunun güvenilirliği yıllar içerisinde oluşturulur ama onu yıkmak çok kolaydır. Maalesef Türkiye’de bu güven yıkıldı.

“Gazeteciliğin bağımsız yapılabildiği sistem yok”

Peki Türkiye’de iletişim ve basın özgürlüğünü nasıl görüyorsunuz? Şu anda gazeteciliğin bağımsız olarak yapılabileceği bir ekosistem var mı? 

Gazeteciliğin bağımsız olarak yapılabildiği bir sistem yaygın medyada yok. Ama yeni birtakım oluşumlar var. Dijital ortamda yeni bazı mecraları değerlendirip yeni açılımlar yapan gazeteci arkadaşlarımızı düşündüğümüzde ortaya umut veren çaba çıkıyor. Son yıllarda siyasi iktidarın medyanın yüzde 95’ini kontrol altına aldığı söyleniyor. Doğru ama bir yandan bakıldığında yüzde 5’lik kesim de büyüyor. Eleştirel yeni bağımsız oluşumlar ortaya çıkıyor.

Ben şuna inanıyorum. Türkiye’de ister istemez yeni bir medya ortaya çıkacak. Ama bu yeni medya eski yaygın medya kuruluşlarına benzemeyecek. Çünkü onlar güvenilirliklerini tükettiler. Onu yeniden oluşturmak o kadar kolay değil. Zaten dijital dönüşümde geleneksel medyadan yeni bir medya doğmasına katkıda bulunacak.

“Medya cendere içine alındı”

Bugün geleneksel medyaya baktığımızda hükümeti destekleyen gazete ve televizyonların çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ancak 20 yıl önce tam tersi bir durum vardı. Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti, o dönemki medyanın kendilerine yaptıkları haksızlıklardan uzunca bir süre şikâyet etti. Siz bu şikayetlerde haklılık payı görüyor musunuz?

O kesimle ilgili haberler adil bir şekilde verilmiyordu doğrusu. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi ortaya çıktıktan sonra yaygın medya ona karşı bir çizgi geliştirmedi bence. O konuda bence yanlış söyleniyor. Adalet ve Kalkınma Partisi milli görüş içerisinde yenilikçiler olarak adlandırılıyordu. O yenilikçiler de desteklendi. Bazı medya kuruluşları tarafından desteklenmese de hoş görüldü. Aleyhlerinde bir şey yapılmadı. Hatta şunu biliyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara ilk geldiği yıllarda yaygın medya tamamen iktidar yanlısı değildi. Onlar bile bir süre verdiler. Siyasal İslam tarafı yaygın medyanın kendi görüşlerini aktarmalarına yardımcı olmadığı için, kendilerine uygun bir mecra olmadıklarını düşündükleri için son yıllarda kendi medyalarını oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Yani Kanal 7’nin kurulması, hatta benzer olarak Zaman Gazetesi gibi birtakım gazetelerin kurulması bunun sonucuydu.

AK Parti siyasi iktidara gelir gelmez olmasa da ilk fırsatta hemen yaygın medyayı değiştirmeye ve kendisinin kontrolü altına almaya başladı. İlk önce Turkuaz Medya meselesi söylenir ama bence bunun ilk adımı Uzan Grubu’nun sahip olduğu Star TV’ye el konulmasıyla başladı. Onun ardından da akreditasyon yasakları derken medya bir cendere içine alındı.

‘Erdoğan muhtar bile olamaz’ meselesi bir masal

Türkiye’de gazeteciler Erdoğan ve AK Parti’ye haksızlık ettiğini düşünüyor musunuz? Geriye dönüp baktığımızda o dönemki gazetelerin Erbakan ve Erdoğan’a olan tavırları tamamen haklıydı diyebilir misiniz?

Böyle bir genelleme yapamam ve böyle bir sözcük de kullanamam. Yer yer Refah Partisi’ne yapılan haberler dışlanıyordu. Onlarla ilgili haberlerin büyük çoğunluğunda yanlı bir bakış vardı. Ama sürekli böyleydi demem mümkün değil. Çok söylenen başka bir şey de vardır: ‘Recep Tayyip Erdoğan muhtar bile olamaz’ diye. Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bile bunu dile getiriyor. Gazeteleri açıp bakalım. Bunun doğru olup olmadığını görmek çok kolay. ‘Recep Tayyip Erdoğan muhtar bile olamaz’ manşet değil, kendisi ile ilgili verilen mahkeme kararının haberini duyururken yapılan tek bir kutu. O günkü yasal düzenlemeler anlatılıyor. Ona göre muhtar bile olamayacağı söyleniyor. Ve nitekim de olamazdı. Sonra anayasal düzenlemeler yapıldıktan sonra kendisinin yasakları kalktı. O nedenle ‘muhtar’ meselesi bir masal.

“Temas-mesafe kuralı unutulmamalı”

Sizce gazetecilerin siyasi kişilerle ilişkisi nasıl olmalı ve iktidar yanlısı haber yapmak gerçek gazetecilik mi?

Kesinlikle gerçek gazetecilik değil. Hangi siyasi parti olursa olsun gazeteci için asıl olan temas-mesafe kuralıdır. Yani bilgi alabilecek kadar temasınız olacak ama onlarla iç içe geçmeyecek kadar aranızda mesafe olacak. Evrensel kural budur. Onlarla ilgili haber yazarken haber onların lehine mi olacak aleyhine mi olacak düşünmezsiniz. Kendi geçmişimden örnek vermek gerekirse Anavatan Partisi’nde Turgut Özal’ı izlerken Meclis’te bütün gün onlarla birlikte olduğum için bir süre sonra dışarıdan bakma ve eleştirel tavır alma konusunda zaman zaman gerilediğimi fark ederdim. O nedenle o dönem zaman zaman SHP kulisine gider o tarafın da haberlerini yapmaya çalışırdım. Böyle yapınca diğer tarafa daha diri bir şekilde bakardım. Bir gazetecinin nerede olursa olsun eleştirel davranması, temas-mesafe kuralını unutmaması gerekir.

Anlattıklarınızdan yola çıkarak gazetecilerin siyasilerle olan ilişkileri bağımsızlığın önünde bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Doğru mu?

Tabi. Eğer bir gazeteci siyasilerle fazla yakın olursa bağımsız davranamaz. Bağımsız davranamazsa özgürce haber de yapamaz. Temelde bu bir bağımsızlık sorunudur. Ben bunu sadece siyasetçilerle iç içe geçme olarak algılamıyorum. Bütün güç odaklarına ve onlarla ilişkilerde de gazeteciler bağımsız olmalı. Temas-mesafe kuralı bir iş insanıyla da sanatçıyla da konuşurken uygulanması gereken bir kural.

Bakıldığında günümüzde yapılan gazeteciliğin sorunlarından birkaç tanesine değindiniz aslında….

Evet, evet. Bu söylediklerim sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yaşanan sorunların birkaçı.

“Türkiye Gazeteciler Cemiyeti eskisi kadar etkili değil”

Türk medyasında taraflılık, sansür ve otosansür gibi sorunların arttığı sık sık dile getiriliyor. Hatta bu konuda haberciliğin evrensel çizgilerden uzaklaştığını dile getirenlerden birisiniz. Bu anlamda sizce gazetecilik meslek örgütleri görevlerini doğru bir şekilde yerine getirebiliyor mu?

Maalesef orada sorunlar var. 12 Eylül Darbesi birçok örgütlenmeye darbe vurduğu gibi gazetecilerin de örgütlenmesine darbe vurdu. 1990 yılından sonra medyanın sahiplik yapısı değişirken maalesef Türkiye’deki gazetecilerin sendikal örgütlenmesine de darbe vuruldu. Neredeyse sıfırlandı. Gazetecilerin dernekleşmesinde de problemler oldu. Daha çok kılcal örgütler kuruldu. Yani ekonomi muhabirleri, diplomasi muhabirleri gibi. Küçük örgütlenmeler oldu ama güç getirmedi. Daha da zayıflamamıza neden oldu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti gibi birtakım kuruluşlar hayatlarını sürdürdü ama maalesef eskisi kadar etkili değiller. Bu hem Türkiye’nin içinde bulunduğu koşuldan hem medyanın etkisinin kaybetmesi hem de gazetecilerin kendi meslek örgütlerine zayıflamasının da etkisi var.

“Özdenetim mekanizması tamamen yok oldu”

Türkiye’de iyi gazeteciliği sağlamak için ne yapmalı?

İyi gazeteciliği sağlamak için gazetecilerin de eleştiriye açık olması ve özeleştiriden korkmaması gerekir. Ancak bu daha iyi gazeteciliğin kapısını açacaktır. Ama Türkiye’de 1960’lardan itibaren oluşan Basın Yüksek Adalet Divanı girişimleri sonrasında Basın Konseyi gibi birtakım denetim birimleri maalesef başarılı olamadılar. 2000’lerin başından itibaren medya kuruluşlarının ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayın ilkelerini benimsemesi, ardından ve bazı gazetelerde okur temsilciliği yani ombudsmanlığın başlaması bir anlamda bu yönde önemli çabalardı. Çünkü o gazeteler okurlarına ‘kendi öz denetimimizi yapacağız’ diye ilan etmişlerdi. Ama bugün bakıldığında artık hiçbirinde okur temsilcisi kalmadı. Özdenetim mekanizmaları tamamen yok oldu. Çünkü bu yapı okur temsilcilerinin bağımsız bir şekilde yaşamalarına izin vermedi.

Böyle bir tabloda ‘medya ombudsmanlığı’ Türkiye’de gerekli bir hal alıyor… Değil mi?

Ben de buradan hareketle medyanın tümünü kapsayan, tümüne yönelik değerlendirmede bulunan ve tümünden bağımsız bir kişi olarak medya ombudsmanlığını başlatmak, insanların bu özdenetim mekanizması konusunda biraz düşünmelerine neden olmayı hedefledim. Kişisel olarak değil medya için bir misyon yüklenmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Medya ombudsmanlığı kurumunun Türkiye’de gerekli olduğuna inanıyorum.

Bu konuyla alakalı resmi bir adım var mı?

Yok, resmi bir adım olmasın. Resmi adımlar Türkiye’de bu tür sivil çabaları birimlere bağlı hale getiriyor. Bunun tamamen resmi birimlerin dışında olması için biraz zamana ihtiyaç var. Ben bugün iktidar yanlısı medya ve bağımsız medya tanımlarını kullanıyorum ama onlarla ilgili bir konu önüme geldiğinde nesnel değerlendirme yapmaya çalışıyorum. Şunu da vurgulamam lazım: Ben de gazeteciyim, ben de hata yapabilirim, ben de eleştirilebilirim, ben de hatalarımı düzeltebilirim ve düzeltmeliyim. Bu anlayış içinde devam edersek ve herkes eleştirileri olgunlukla kabul ederse hatalarımızdan arınarak ilerlemiş oluruz.

Doğru bir kamu yayıncılığı nasıl yapılmalı?

Kamu yayıncılığının özerk olması gerekir. Anadolu Ajansı gibi tamamen siyasi iktidarın kontrolünde, onların bir aygıtı gibi olmaktan uzaklaşıp özerk olması gerekir. Orada devleti yönetenlerin çıkarları ile kamu çıkarlarının ayrılması önemlidir. Maalesef bizde çoğu zaman devleti yönetenlerin görüşleri ile kamu çıkarları ve beklentileri özdeş görülüyor. Oysa aynı şey değil. Bir gazeteci olarak siyasi iktidarın yaptığı herhangi bir şeyi eleştirirken bu ülkenin çıkarlarını eleştirmiş olmazsınız. Çünkü o yöneticiler bugün var, yarın yoktur. Asıl kalıcı olan ülkenin çıkarlarıdır, yani kamudur. Onu gözetmek gerekir. O yüzden kamu yayıncılığının her zaman bağımsız olması şarttır. Ama Türkiye’de çok kısa dönemler hariç ne TRT ne de Anadolu Ajansı’nda böyle bir pozisyon görülemedi.

“Gazeteciler birbirini hedef gösteriyor”

Son olarak gazetecilere ne söylemek istersiniz?

Benim gazeteciliğe başladığım dönemde gazeteciler birbirinin kuyusunu kazmazdı. Birbirimizi hedef de göstermezdik. Gazetecilikle ilgili bir problem olduğu zaman hangi kuruluştan olursa olsun birinin başında sorun varsa bütün gazeteciler onun yanında yer alırdı. Herkes birbirinin mesleki anlamda yanında dururdu. Günümüzde maalesef gazeteciler mesleki anlamda birbirinin yanında durmak değil birbirlerini hedef gösteriyorlar. Bundan kurtulmamız gerek. Biz Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ni güncellerken içerisine mesleki dayanışma ile ilgili bir madde ekledik. Biz bunu yapmak zorunda kaldık çünkü gazeteciler birbirini hedef gösteriyor ve zor durumda bırakmaya çalışıyorlar. Öncelikle gazetecilerin birbirini düşman olarak görmekten vazgeçip dayanışma içine girmeleri gerekir. Bunun için de gazetecilik ilkeleri ve yapılış biçimi konusunda ortak zemin sağlamalı. Bunu sağlamadan ileri adım atmak mümkün değil. Herkesin temel evrensel gazetecilik ilkelerini kabul etmesi lazım.