İki Lafın Beli
16 Haz 2016 10:49 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 21:19

Karar yazarı Mehmet Ocaktan Medyaradar'a konuştu: Kimse Erdoğan sevgime ipotek koyamaz!

Karar Gazetesi Yazarı Mehmet Ocak’tan Medyadar’dan Alev Gürsoy Cimin’e konuştu. Ocaktan’ın medya ve siyaset dünyasına dair çok çarpıcı açıklamaları vardı.

Karar yazarı Mehmet Ocaktan Medyaradar'a konuştu: Kimse Erdoğan sevgime ipotek koyamaz!
Uzun bir aranın ardından hepinize tekrar merhaba. Bu haftaki konuğum Karar Gazetesi Yazarı Mehmet Ocaktan. Ocaktan'la Akşam Gazetesi ile başladık, Karar Gazetesi, medya ve siyasete dair pek çok konuda iki lafın belini kırdık.

“Çizgim aynı, görüşlerim değişmedi” diyor. Kendisine yönelik eleştirileri acımasız ve yanlış buluyor. Bu ülkede herkesi yaftalamak moda oldu diye de ekliyor.  Karar Yazarı Ocaktan’a son dönemde kendisine dair yöneltilen eleştirilerin birçoğunu sordum. Açık yüreklilikle yanıt verdi. ‘Karar Gazetesi Davutoğlu’na yakın çizgide’ diyenlere yanıtı bir hayli ilginçti. “Eğer bir yere yakın olmak ya da birinden yana taraf olmak gerekiyorsa bu kişi Tayyip Erdoğan’dır” diyen Ocaktan, Akşam’dan gönderiliş nedeni ve bu ayrılığın ardından muhalif bir görüş sergilediği yönündeki iddialara da yanıt verdi. Bir de geçmiş dönemle ilgili özeleştirileri vardı. Özellikle Ergenekon ve Balyoz süreciyle ilgili sözleri dikkat çekiciydi. Şimdi ben aradan çekiliyor ve sizleri bu çarpıcı röportajla baş başa bırakıyorum. Hepinize güneşli güzel günler diliyorum…

RÖPORTAJ
TWİTTER: gazetecialev
Mail: alevgursoy2008@gmail.com
Fotoğraflar:  ANIL ARI


Çiçeği burnunda yeni bir gazete olan Karar’da yazmaktan mutlu musunuz?
Tabii ki mutluyum. Gazeteci bir gazetede yazmadan var olamaz.  1977 yılında gazeteciliğe başladım. Dolayısıyla o günden bu yana 4 yıllık milletvekilliğini saymazsanız hayatımın büyük bir bölümü gazetecilik yaparak geçti. Mustafa Karaalioğlu ile Yusuf Ziya Star Gazetesi’nden ben de Akşam’dan ayrıldım. Biz gazeteciyiz ve mutlaka bir yerde olmalıydık, doğal olarak nefes alabileceğimiz yeni bir medya organı gerekiyordu. İmkânlarımız olmadığı için doğal olarak bir internet sitesiyle başladık. Ama esas amacımız her zaman gazete çıkarmaktı. Çünkü bunca yıllık geleneksel gazeteciliğin ardından sadece internet ile sınırlı kalamazdık, her ne kadar sektör internete kaysa bile. 5 ya da 10 yıl sonra belki gazeteler olmayacak.  Ama şimdilik gazetelerin etkinliği var. Gazete bir nüsha bile çıksa internet sitesine göre daha etkin. Mesela biz gazeteyi çıkardıktan sonra internet sitemizin okunurluk oranı iki üç katına çıktı. Bu tabii gazetenin etkinliğini gösteren bir şey. Tabi ki yeni bir gazete kurmak zor iş. Ben aynı zamanda Yeni Şafak Gazetesi’nin de kurucusuyum, Genel Yayın Yönetmenliğini yaptım. Dolayısıyla bu tür deneyimlerimiz var.
Karar Gazetesi’nin finansmanını nasıl karşılıyorsunuz?
Öncelikle imkânlarımıza göre davrandık, mesela kadroyu çok geniş tutmadık. İnternet sitemizde çalışan 20-25 kişilik bir ekip vardı, üzerine kadro ekledik. Gazetemizin sahibi milletvekilliğim dönemimden, Bursa’dan tanışırız. Zaten yakındık, liman işletmeciliği yapan bir şirketin sahibi. Bizim için elini taşın altına koydu. Biz de onun imkânlarını dikkate alarak iyi bir iş çıkarmaya çalıştık.
Tirajlarınız ne durumda?
Bir bayiden satış noktasında bir de abone sistemimiz var. Her gün Kuran cüzü veriyoruz. Onun da tirajı daha ileriye götürdüğü kanaatindeyim. Ama genelde 40-45 civarında bazen de 30-35 bin civarına düştüğü oluyor. Artı 10 bin tiraj daha bekliyoruz.

“GAZETECİ KİMSEYİ İTİBARSIZLAŞTIRMAZ”
Nasıl bir yayın çizginiz var?
Başından beri benim gazetecilik anlayışım bellidir.  Hatta Yeni Şafak’ı kurarken de belirli ilkeler belirlemiştim, haberin tarafındaki gazete diye. Biz bu ülkede olup biten her şeyi ekonomiden, siyasete, sivil toplum hayatından eğitime neyse haber değeri taşıyan bütün unsurlara yer yermek. Ama hiçbir zaman insanları mahkûm etmeden, onları itibarsızlaştırman, tanımlamalar yapmadan bir gazetecilik yapmak. Hatta diyelim bir kişi ya da gurup ile ilgili kimlik gurubu olabilir bir cemaat olabilir ya da halk kesimleri olabilir onlar ilgili kullanacağımız sıfatları yapacağımız tanımlamaları onların istemediği bir sıfatı yapmadan… Geçmiş yıllarda ‘dinci gazete, gerici gazete’ tanımlamaları vardı. O gurup kendisi ile ilgili böyle bir tanımlamayı istiyor mu? İstemiyorsa biz yargıç değiliz, bir karar vermek durumunda değiliz gazeteciyiz sonuçta. Doğal olarak insanları kendilerini istemediği bir sıfatta kullanmamak gerekiyor.



“HERKESİN BİR HEDEFİ VAR VE DEĞERLER YERLERDE”
Günümüzde bu dediğiniz sanki çok da yapılmıyor?
Mesele ne biliyor musunuz? Haberi doğru vermek, insanları yaftalamamak. Tabii günümüzde artık gazetecilik anlayışı bakımından temel medya ilkeleri maalesef göz ardı ediliyor. Diyelim ki yargıda bir karar verildi ya da iktidar bir şey söyledi. İktidarın icraatı ile ilgili öyle bir tanımlama yapıyorsunuz ki neredeyse onu bombalar gibi ya da yargı bir karar verdi. Yargıyı topa tutuyorsunuz. Bu hiç olacak iş değil. Anayasa Mahkemesi Başkanı ile ilgili bir başlık hatırlıyorum. ‘Kandıramazsın Zühtü’ diye. Şimdi bir gazeteci böyle bir tanımlama yapmamalı. Bu gazeteciliğin temel ve atik değerleri açısından kabul edilebilir bir şey değil. Bu sadece bir kesimde değil, iktidarı destekleyen ya da iktidar karşıtları açısından baktığımızda da aynı. Herkesin kendi hedefi var ve orayı adeta yok edercesine itibarsızlaştırıcı bir dil kullanılıyor. Bu doğru bir şey değil.
Karar Gazetesi dediğiniz türden, etik bir gazetecilik yapabiliyor mu peki?
Biz bu tarz tanımlamalara gitmeden haberi düz ve doğrudan veriyoruz. Yazarlar kendi yorulmalarını istedikleri gibi özgürce yorumlayabilirler. Ama haberde ve başlıkta daha dikkatli bir dil kullanmaya çalışıyoruz. Okuyucularımızdan da çok olumlu tepkiler alıyoruz. “Nefes alabileceğimiz, yeni bir mecra doğdu” diyorlar. Kimseyi itibarsızlaşmadan, hakaret etmeyen bir üslup ile gazete çıkarıyoruz. 

“İLLA BİR YERE AİT OLACAKSANIZ, ERDOĞAN’IN GAZETESİ OLURSUNUZ”
‘Davutoğlu’nun gazetesi’ diyorlar, bu yeni mecra için. Sahiden Karar, Davutoğlu’na yakın mı?
Şimdi eğer birinin gazetesi olmak gerekiyorsa Tayyip Erdoğan’ın gazetesi olursunuz. Çünkü en güçlü siyasi lider, iktidarın tepesinde Türkiye’yi yöneten tek isim o. Yani bir şey açısından baktığınızda onun olmak gerekir.

“GÜL’ÜN GAZETESİ DEDİLER BU TUTMADI, BU KEZ DAVUTOĞLU DEDİLER”
Peki, neden daha Karar, çıkmadan bu yakıştırma yapıldı. ‘Hocacılar’ diye adlandırıldınız?
Her şey söyleyebilirler. Bu artık ülkemizde moda oldu. Diyorum ya; birilerinin yaftalamalarıyla hayatımızı devam ettiriyoruz. Sürekli herkes bir şey söylüyor. Ama görüş alan yok. İlk çıkarken ‘Abdullah Gül’ün Gazetesi’ de dediler. Hiç olmayacak bir şeydi. Sonra baktılar tutmuyor bu kez ‘Davutoğlu’nun gazetesi’ dediler... Şöyle bir şey, sonuçta buraya baktığınız zaman gazetenin kimliği ve haber verme tarzından neyin ne olduğunu anlayabilirsiniz, bu çok zor değil. Biz AK Parti’ye oy veren AK Parti çerçevesi içinde bir gazeteyiz. O kesimlere genelde hitap ettiği kesimler açısından baktığınızda bu AK Parti interlantı içinde değerlendirilmesi gerekiyor.

“AK PARTİ KARŞITI BİR GAZETE DEĞİLİZ”
Ama özellikle AK Partililer ve iktidara yakın gazeteciler tarafından son zamanlarda çok sık eleştiriliyorsunuz…
AK Partililer tarafından eleştirildiğimize dair yorumunuz yanlış. Sonuçta ben AK Parti’de milletvekilli yaptım. Sürekli AK Partili çevrelerle iç içeyim. Zaten gazeteyi okuyanların büyük bir bölümü de bu çevrelerden. Bugüne dek kimseden ‘Bu gazete AK Parti karşıtı bir gazete’ tanımlaması duymadım. Gazete de zaten öyle değil. AK Partiye gönül veren, oy veren insanlar esas olarak okur kitlemiz.
Peki, ‘Davutoğlu’na yakın gazete’ yakıştırması niye. Bunun cevabını hala alamadım sizden?
Davutoğlu dediğimiz kişi sonuçta AK Parti’nin genel başkanlığını, başbakanlığını yaptı. Davutoğlu’nu AK Parti’ye genel başkan yapan da Sayın Erdoğan’dır. Dolayısıyla ona oy vermemizi sağlayan, onu genel başkan seçen de, dışişleri bakanı yapan da Erdoğan’ın kendisidir. Dolayısıyla Davutoğlu AK Parti’nin dışında bir yerde değil. Biz de sonuçta biz de bu çerçeve içindeyiz.

“İKTİDARLAR YANLIŞ YAPTIĞINDA ELEŞTİRMEK GAZETECİLİKTİR”
Yine soracağım, peki neden eleştiri alıyorsunuz?
Bizim farkımız belki de şu. Kimseyi kırıcı yaralayıcı bir dil kullanmıyoruz. Bir de benim açımdan iktidarlar ile ilgili yanlış yaptıkları zaman eleştiri her zaman olmalıdır. İster iktidarı destekleyen gazete olur isterse farklı bakış açılarına sahip bir gazete olur. Esas itibariyle gazetelerin ve medyanın genel anlamda işlevi toplumun tepkilerini ve onların sorunları dile getirmektir. Her şey güllük gülistanlık yazarsanız medyanın ve sizin bir anlamınız olmaz. Ben 2005 yılında terör ile mücadele yasası çıkarken Yeni Şafak Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeniydim. AK Parti iktidarı döneminde o gün biz bir manşet attık. Orada bir ifade vardı terör ile mücadele yasasında ‘silahsız terör örgütü’ diye. Bu ifadeyi tüm sivil toplumları, özellikle muhafazakâr sivil toplum kesimleri karşı çıktılar dediler ki ‘yarın bir iktidar gelir bir cami derneğini bile silahsız terör örgütü kapsamına alabilir. Bu tehlikeli bir tanımlama yasa metninden çıkarılsın’ diye itiraz edildi. Bir baktık ki iş yavaş yürüyor. Yeni Şafak’ta ‘Musolini Yasası’ diye manşet attık. AK parti iktidarına karşı. Oysa Ak Partiyi destekleyen bir gazeteydik. Bu şu demektir AK Parti’yi desteklerseniz ona her türlü desteği verirsiniz ama eğer yanlış bir icraat yapıyorsa ya da yanlış bir yasa çıkıyorsa bunu yazmak medyanın görevidir. Aksi takdirde televizyonlara, gazetelere ve digital medyaya ihtiyaç olmaz. O gün o yasa çıksaydı AK Parti iktidarının icraatları açısından yanlış bir icraat olurdu. Partiye de, bu ülkede yaşayanlar adına da, özgürlükler açısından da yanlış bir karar olurdu. Yanlışa mutlaka doğru demek gerekmiyor. Bir iktidarı destekleyebilirsiniz bir partiyi destekleyebilirsiniz ama yanlış yaptığı icraatları desteklemek, ne güzel işler yapıyorsunuz demek bence gazetecilik değil.

“GÖNDERİLMEMİZ NORMAL, ŞEKLİ YANLIŞTI”
Ethem Sancak’a ait medya grubundan gönderilmenize dair herkes bir şey söyledi, çeşitli iddialarda bulundu. Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ile birlikte aynı gün işlerinize son verildi. Gerçek sebep neydi?
Gazetelerde yayın yönetmenleri değişebilir bu çok normal. Ben daha öncede yayın yönetmenlikleri, yazı işleri müdürlükleri yaptım. Mesela Yeni Şafak’ın sonraki patronları değil ilk çıkardıkları patronları bana dediler ki biz bir yayın yönetmeni değişimi yapacağız sen yayın danışmanı olarak ‘kal, keyfine bak. Kabul etmedim, ayrıldım. Yani bunlar normal süreçler. Hürriyet’e bir bakın, oradaki yazarların büyük bir bölümü neredeyse gazeteye yayın yönetmenliği yapmıştır. Ama onun bir kurumsal kimliği vardır. Bir dönem yayın yönetmenliği bazen yazı işleri müdürlüğü yapar sonra yazarlık yapar. Ben şimdi gazetenin kurucuları arasındayım. Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert deöyle. Üçümüz de yayın yönetmenliği yapmışız. Yazarlık yapıyoruz burada. Yine bizim arkadaşımız İbrahim Kiraz yayın yönetmeni yaptık. Çünkü daha genç bir kuşak. Bir insan hayatının sonuna kadar genel yayın yönetmeni olarak kalacak diye bir şey yok. Bu tür değişimler normaldir ama bizim oradaki değişimde biraz programlanmış bir kovma hadisesi olduğu için belki çok fazla ses getirdi. O da şudur işte Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ve benim aynı anda, aynı saatte, aynı dakikada işimize son vermesi işin yapılış tarzı üslubu yanlıştır. Yoksa yayın yönetmenliğinden değişmek başka birisinin yayın yönetmeni olması doğaldır. Medyanın akışı içindedir. Ve olur. Bu güne kadar da hep olmuştur. Bu biraz yapılış tarzı itibariyle şık olmadığı için belki…
Ethem Bey’e kırgın mısınız?
Çok ilgilenmiyorum. Unuttum bile diyebilirim. Patron istediği kişi ile çalışır istediği ile çalışmaz.

“ERDOĞAN BİR DÜNYA LİDERİDİR”
Akşam’dan ayrıldıktan sonra Erdoğan’a muhalif olduğunuz iddia edildi. Bu doğru mu?
Tabii ki yanlış. Bu neye göre kime göre öyle? Benim o dönemde yazdığım yazılar da şimdi yazdığım yazılar da ortada. Bu nereden baktığınıza bağlı! Tayyip Erdoğan bu ülkede siyasi anlamda hem önemli büyük bir liderdir hem de AK Parti’nin kurucusudur. Bu hareketi ortaya çıkaran en önemli isim ve hareketin temel taşıdır. Bu işin bir hakikati, kim ne derse desin. Zaman zaman bazı şeyleri eleştirebilirsiniz ama bu Sayın Erdoğan’ın bu hareketin lideri olduğunu değiştirmez. Gerçekten siyasi atmosfer açısından baktığınızda Erdoğan bir dünya lideridir. Şimdi bunu söylemek bu hakkı teslim etmek başka bir şey değil.



“AK PARTİ’Yİ ELEŞTİRMEK AK PARTİ DÜŞMANLIĞI YAPMAK DEĞİLDİR”
Zaman zaman eleştirel yazılarınıza ben de şahit oluyorum ama… Bunu önceden yapmıyordunuz. Mesela Akşam’dayken!
Aslında AK Parti’nin 2002 yılında kurulduğu süreçten 2007’ye ve 2011’e gelene kadar böyle yazılar da yazdım. Eleştiriyor dedikleri şey şu? AK Parti temel kuruluş ilkeleri anlamında 2011’e gelene kadar gerçekten hem özgürlükler hem demokratikleşmede hem insan hakları bağlamında devrim niteliğinde değişiklikler yaptı. Bunlar geri alınmış haklar da değil. Ama şu anda genel bir algı var; toplumun belli kesimlerinde. ‘Acaba AK Parti o ilk günlerdeki demokratikleşme ve özgürlükler konusundaki devrimci kimliğini kaybediyor mu?’ diye. Çünkü bazı uygulamalar bunu düşündürüyor. Özellikle basın özgürlüğü ve tutuklamalar konusunda bu tür algılar oluşmaya başladı. Böyle bir tabloda diyorum ki AK Parti gerçekten bu ülkenin ekonomik ve demokratikleşme anlamında standartlarını yükseltmiştir ama şuna hakkı yok. Böyle bir algı varsa geri dönüp tekrar kendini kontrol etmelidir. Bu özgürlükçü ve demokrat kimliğini asla kaybetmemelidir. Şimdi bu tür tereddütler var. Bu tür tereddütleri gidermelidir diyorsunuz mesela cümlenin içinde. Bu vay Bu AK Parti’ye karşı… Bu muhalefet ya da muhalif olmak değil ki. Bu hareketi benimsiyorsunuz bu hareketin içinden diyorsunuz ki şu tür davranışlar AK Parti’nin demokratik görünürlüğünü pırıltısını azaltır. Bunu yapmamalı buna hakkı yok. Bu bir eleştiridir. AK Parti’nin daha zenginleşmesini daha demokratikleşmesini derinleşmesini sağlayacak içeriden bir eleştiridir. Bunu bir karşıtlık ya da düşmanlık gibi göstermek doğru değil… Sonuçta şu ayrı bir yerde farklı bir gazete kurduğunuz zaman farklı bir duruş sergilediğiniz zaman bu çok her zaman istenilen bir şey olmaz her zaman. Düşünün ben sabahları gazeteleri alıyorum. Bizim gazeteyi de koyuyorum öyle başlıklar öyle şeyler var ki. Diyorsunuz ki gazete medya böyle olmamalı.

“HERKES BİRBİRİNİN GÖZÜNÜ OYMAK İÇİN YARIŞIRSA O ÜLKEDE YAŞAMAK ZORLAŞIR”
Sizin gözünüzde bir medya nasıl olmalı?
Hakaret olmasın, insanları incitici, insanları kimlikleri üzerinde onları itibarsızlaştırıcı değersizleştirici bir yaklaşım olmasın. Yoksa oturursunuz herhangi bir gurubu, herhangi bir siyasi partiyi ya da kimlik gurubunu çatır çatır eleştirirsiniz. Özellikle gazetelerin farklı siyasi kimlikler, farklı cemaatlerden tutun da farklı toplum kesimlerine kadar bir gerilim ortamı yaratması, kutuplaşmayı azdırıcı bir yaklaşımda bulunması, hepimize zarar verecek bir şey. Herkes birbirinin gözünü oymak için sıra bekleyen bir anlayış içerisinde olursa o ülke yaşanılır bir ülke olmaktan çıkar.

“ERGENEKON VE BALYOZ’DA İYİ SINAV VEREMEDİK”
Hiç özeleştiri yapıyor musunuz Peki? Karar’da uyguladığınız bu anlayışı Akşam’da niye uygulamadınız? Çünkü bugün bahsettiğiniz o dil ve üslup anlayışı orada pek yumuşak sayılmazdı.
Akşam zaten çok geçici bir süreçti. 1,5 yıla yakın kaldık orada. Ergenekon ve Balyoz süreçleri ile ilgili mesela muhafazakâr kesimin gazetelerinin çok doğru bir sınav vermediği kanaatindeyim. Gerçi son dönemde eleştiri noktasında bir tavır çıktı ama o süreç gerçekten hepimiz açısından yanlıştı. O dönem milletvekiliydim ama ben de yazsaydım herhalde öyle yazardım, yani diğer arkadaşların yazdığı gibi. İyi bir sınav veremedik. Neden? Balyoz ve Ergenekon sürecinde evet Türkiye’nin darbeler konusunda belli sıkıntıları vardı. Darbe girişimleri ve darbeler bu ülke demokrasisini yıllarca yormuş ve demokrasinin zenginleşmesine ve derinleşmesine engel olmuş bir vakadır Türkiye açısından baktığımızda. Balyoz sürecinde 300 küsur generali, subayı hapsini bir torbanın içine koyduğunuz bir süreçten bahsediyorsunuz. Eğer bir darbe girişimi varsa, ki bende olduğu kanaatindeyim fakat bu topu topu 5 tane generaldir, 5’i geçmez. Bunun dışında sonuçta askeriyede emir komuta zinciri içinde yürüyen bir süreçtir. Ama siz bunun içine herkesi dâhil ederseniz. Orada bir yanlış var demektir. Darbe süreçlerinden evet Türkiye kurtulsun vesaire şeklinde yazılar yazmak doğruydu ama oradaki esas tehlike herkesi aynı torbanın içine doldurarak mahkûm etme anlayışıydı. Hiçbir hukuki süreç ile bağdaşan bir durum değildi. O yüzden o noktada bir sınav vermede sıkıntı oldu.

“GEZİ SÜRECİ İLK BAŞTA ÇEVRE DUYARLILIĞI İLE BAŞLADI”
İsmail Küçükkaya’dan görevi devraldıktan sonra Akşam’a resmen neşter vurdunuz, birçok yazarın işine son verdiniz. Gezi süreci vardı o dönemde. Hiç pişmanlık duyuyor musunuz bundan?
Gezi sürecine şimdi dönüp baksaydık belki bütün kesimler daha farklı değerlendirebilirdi diye düşünüyorum. Mesela başlangıcı itibariyle gerçekten bir çevre duyarlılığı ile başlamış bir süreçti. O konuda bir itirazım yok, o gün de bir itirazım yoktu, şimdi de bir itirazım yok. Ancak sonrasında hem uluslararası ölçekte hem de Türkiye içinde bir yapı oluştu.  ‘Bütün dünya bir araya geldi. Türkiye’yi yok etmek için böyle bir şey yapıyorlar ‘ gibi bir anlayış içinde değildim, şimdi de değilim ama arka planda farklı sinsi planlar elbette vardı.
Peki, o isimleri kovduğunuz için pişman mısınız?
Bakın her gazetenin bir yayın politikası ve çizgisi vardır. Gazete üst yönetimi de gazetelerdeki editöryal yapıları her zaman kendilerine göre çalışacak yapılardan oluştururlar. Bu çok doğal bir şeydir. Kiminle gerçekten frekansların çok daha iyi uyum içindeyse onlar ile çalışırsınız. Bunu tercih etmek bana göre bir eksiklik ya da yanlış değil.



“AKŞAM’DA YAPTIĞIM OLAY YANLIŞ DEĞİLDİ”
Gazete sizinle tek sesli hale gelmişti… Tek sesli ve farklı görüşlerin olmadığı bir gazete mümkün mü?
Evet, gazete çok sesliliktir ama tekrar aynı cümleyi söyleyeceğim dünyanın hiçbir gazetesinde, editöryal yapının başındaki hiç kimse birbirine benzemeyen, herkesin ayrı telden çaldığı bir gazete istemez. Bu dünyada da yok. Akşam’da gerçekten çok kadro şişkinliği vardı. Gazetenin sahibi sizden ekonomik anlamda daha yönetilebilir bir kadro istiyorsa, siz de bunu yapmak zorundasınız. Çalışanlardan azaltma yaparsınız, yazarlarından azaltma yaparsınız o ayrı şey ama en kolay iş çok fazla yazar varsa onları azaltırsınız. Bir de ‘Şunlarla daha iyi uyuşurum’ dediğiniz isimleri belirlersiniz, onlarla çalışırsınız. Mesela birisi vardı onu mutlaka kalmasını söylemişti bana Çiğdem Toker Ankara Temsilcisi. Hatta izne gitti. ‘İzinde düşün bizimle beraber tekrar çalışalım’ dedim. Dedi ki ‘Farklı şeyleri düşünüyoruz dolayısıyla hem benim açımdan hem sizin açınızdan sıkıntı olabilir, ben ayrılayım’ dedi. Dolayısıyla biz de göndermiş olduk. Şimdi işin başında söylediğim editöryal özgürlük önemlidir ama bu yapıyı oluştururken de aynı frekansta olduğunuz insanlar ile çalışma ilkesi de bu işlerde genel kuraldır. Benim yaptığım da biraz oydu diyelim.

“KİMSE ERDOĞAN’A OLAN YAKINLIĞIMI YA DA ONUNLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİMİ SORGULAYAMAZ”
Önceden aynı görüşte olduğunuz isimler vardı, şimdi karşınızdalar. Örneğin kendilerine ‘Reisçiler’ diyen bir kesim Karar Gazetesi’ni ve yazarlarını bir süredir hedef alıyor. Nedir bu gerilimin sebebi?
Benim çoğundan haberim bile yok. Çok önemsemiyorum. Kimse benim Tayyip Erdoğan’a olan yakınlığımı, onunla ilgili olan değerlendirmelerimi yargılama hakkına sahip değil. Hele bu etrafta dolaşan troller hiç değil. Çünkü ben Tayyip Erdoğan ile ilgili Yeni Şafak Gazetesi’nde cezaevine giderken yazı yazmıştım. Bunu cezaevinden çıkarken de yazı yazmıştım. Cezaevinden çıkarken yazdığım yazıda ‘Artık siz Fazilet Partisi’nin şemsiyesi altında kalamazsınız. Bütün Türkiye’yi kucaklayan bir parti kurmalısınız’ demiştim. Hatta milletvekili olduğumda bir toplantıda bu cümleyi tekrar kendisine hatırlatmıştım. Ben o gün Tayyip Erdoğan ile ilgili ne düşünüyorsam bugün de aynı şeyleri düşünüyorum.

“KİMSE ERDOĞAN SEVGİME İPOTEK KOYAMAZ, BUNU TEST EDEMEZ”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sempatiniz hala devam ediyor mu?
Elbette. O konuda hiçbir tereddüdüm yok. Gerçekten AK Parti bu ülkede demokratikleşme anlamında devrim niteliğinde işler yapmıştır. Türkiye’nin buradan geriye gitmesi beni endişelendirir. Eğer burada AK Parti’de yöneticilerinde burada bir sıkıntı görüyorsam bu demokratikleşme adımlarından geriye gitme endişesi taşıyorsam bunu yazarım. Bunu yazmam, benim sevgimi birilerinin test etmesi için vesile olmamalıdır. Kimse kimsenin sevgisine ne ipotek koyabilir ne de böyle bir test edebilir.
Şu an etkisi azaldı belki ama kısa bir süre önce ülke gündeminde adeta deprem etkisi yarattı, o nedenle sormadan edemeyeceğim. Pelikan dosyası ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten çok önemsemiyorum. Son dönemde bu digital ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte böyle bir yapı ortaya çıktı. Ama AK Parti içinde bu genel başkan değişimi henüz izah edilebilmiş bir şey değil. Sonuçta genel başkan değişebilir. Mesela 7 Haziran seçimlerinden sonra bir kongre ile değişim olsaydı, pekâlâ herkes bunu anlardı. 7 Haziran seçimlerinde başarısız oldu,  2011 seçimlerinde bu kadar oy almış şimdi seçimlerde de şu kadar oy almış dolayısıyla genel başkan değişiminin doğal olarak yapılması gerektiği söylenirdi ve herkes de bunu anlardı. Ama şimdi 1 Kasım seçimlerinden yüzde 49,5 ile başarıyla çıkmış iktidara gelmiş bir partiden söz ediyoruz. Bir arda durup dururken genel başkanın gidip yerine yeni bir genel başkanın gelmesi çok izah edilebilir bir şey değil. Bursa’nın değişik yerlerinden insanlar beni arıyorlar. Niye değişti? Bilmediğimiz bir şey mi var? Diye, ben bilmiyorum ki, izah edeyim.
Peki Davutoğlu’nun siyasi geleceğini bu saatten sonra sizce ne bekliyor?
Türkiye’de siyasetin yarını için hiç böyle matematiksel hesaplar tutmaz. Yarın bir bakmışsınız hiç kimsenin hesap etmediği bir isim Türkiye siyasetinde farklı bir pozisyonda çıkabilir karşımıza. AK Parti’den de olabilir başka partilerden de olabilir. Bunu şunun için söylüyorum Sayın Davutoğlu bugün kendi köşesine çekildi kendisi bir milletvekili, oturacak kendi işine bakacak. Bir tane yeni kitabı çıktI. Ama yarın ne yapar bilemem.
Sizce lider olarak Davutoğlu’nu mu yoksa Yıldırım’ı mı beğeniyordunuz?
Sayın Davutoğlu AK Parti misyonundan ve İslamcı misyonundan gelen bir isim, bir akademik kariyeri var. Sayın Erdoğan’a danışmanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış çalışkan ve dürüst bir kimliği var toplum nezdinde. Bu zaman zaman farklı siyasi kişilikleri ile ilgili eleştiriler özellikle akçeli konularda eleştiriler görebiliriz. Davutoğlu için bu anlamda temiz bir kimlik ve temiz bir isim söz konusudur. O bakımdan tabiî ki bu hareketin geleceği açısından ben önemli bulmuştum Sayın Davutoğlu’nun gelişini. AK Parti’nin değişim ve dönüşümünü bir takım yorgunlukları, bir takım yıpranmışlıkları daha sağlıklı bir değişimle AK Parti’yi geleceğe taşıyabilecek bir isim olarak görmüştüm halen de öyle görüyorum ama bunun siyaseten bir imkânı yok. Sayın Davutoğlu artık genel başkan değil. Yaşı genç daha geleceğin ne olacağını ne getireceğini bilemeyiz. Zatin şu anda AK Parti’nin şu anda bir genel başkanlık sorunu filan yok.  Binali Yıldırım da son derece çalışkan bir isim…
Medyayı nasıl buluyorsunuz. Sizde en büyük sorun nedir medyada?
Medya patronlarının devlet ile ekonomik anlamda hiç bir irtibatı olmamalı. Eğer gerçekten editöryal özgürlük ki en çok önemsediğimiz konular arasında yer alıyor, bir medya özgürlüğünden söz edeceksek bir defa medya patronlarının gerçekten siyasal iktidarların yönlendirmesine açık olmamalıdır. Bunun içinde medya patronlarının bu tür devlet ile iş ilişkisi anlamında bağı olmamalı. İhaleler alan medya kurumları devletten farklı iş konularında da ihale alan bir medya patronu varsa doğal olarak bu medya özgürlüğünü engelleyen bir taraftır.



“BASIN ÖZGÜR, İNSANLAR KENDİ KENDİNE OTOSANSÜR YAPIYOR”
Basın özgürlüğü konusunda ne düşünüyorsunuz?
Herkes istediği gibi her şeyi yazabiliyor basın özgürlüğü açısından. Sayın Erdoğan’ı çok sert şekilde eleştiren gazeteler, yazarlar var. Bunları da yarın sabah kalkıp cezaevine atmıyorlar. Herkes istediğini istediği gibi yazıyor. Bu anlamda bir özgürlük sorunu yok. Ama bir şey var. İnsanlar belki kendi kendilerine çok fazla otosansür uygulamak zorunda hissediyorlar.
Bu onların suçu mu?
Bu temel bir sorun. Ama bunu çok tanımlayıp tarif ederek bunun suçlusu şudur demek ne kadar doğru olur bundan emin değilim. Belki bütün medya kurumları olarak medyada yer alan yazarlar, çizerler, yorumcular, herkes kendini yeni baştan kontrol etmeli. Gezi sürecinin belki de Türkiye’deki kırılmaları tetikleyen unsurlarından birisi buydu. Bazı yazarlar, yorumcular evet o süreci eleştirebilirsiniz iktidarı yaklaşımını da eleştirebilirsiniz ama öyle bir dil kullandılar ki o dil asla medya özgürlüğünün bir göstergesi olamazdı. Gerçekten çok ağır hakaret içeren bir yaklaşım tarzı vardı. Bence medya açısından bu da sorunlu bir alandır. Evet, eleştiri var eleştiriyi sonuna kadar yapmak durumundayız ama eğer bu hakaret noktasına varan yazılar yorumlar varsa bundan vazgeçilmeli.
İktidarın medya üzerinde bir baskısı var mı sizce?
Bir defa hiçbir iktidar, hiçbir gazeteye “Şu yazarı at şunu, çıkar” demez. Böyle bir yöntem yok. Daha önceki dönemde nadiren belli isimler için böyle söylenmiş olabilir ama ben şu anada kadar işini kaybeden gazeteciler ve yazarlar ile ilgili siyasi iktidarın böyle bir telkinde bulunduğu kanaatinde değilim. Patronlar bunu doğal olarak böyle hissederler. Bunu böyle yapma gereğini kendilerini zorunlu hissedebilirler. İlişkileri onu gerektiriyor olabilir. O yüzden her zaman benim söylediğim bir şey var. Gazetelerdeki editöryal yapı ile yazarlar ve patronlar bir konsensüs sağlamalıdırlar. Ne patron her şeyi ben veriyorum benim istediğim olmalı diyebilmeli ne de editöryal yapı herkesi biçen bir yapı olmamalıdır. Yazarlar ve yorumcular da ben yazıyorum kardeşim bana kimse bir şey diyemez, aklıma her geleni yazarım diyememeli. Bunu hayatımızın hiçbir yerinde yapamıyoruz. Sonuçta sokakta toplumda bizi belirleyen bir takım kurallar var. Kardeşim şu emniyet şeridini kullanmayacaksın diyorsa trafik ben kullanırım benim canım böyle istiyor diyemeyiz. O kural konulduysa mutlaka bir gerekçesi vardır.  Özet olarak şunu demek istiyorum medya patronları da siyasal iktidarlarda herkes kendi işini yaparsa sonuçta ama yazar ve yorumcularda kendi üzerlerine düşen sorumluluklarını yerine getirirlerse biraz daha herkesin yaşayabileceği herkesin daha rahat bir nefes alabileceği bir medya ortamı oluşur. Ama bu hepimiz için bir görev ve sorumluluktur.
Çok teşekkür ediyorum bu güzel röportaj ve bana vakit ayırdığınız için…