Kamerasına kömür karası bulaşmayan sinemacılarımız! Madencinin hikayesini kim izletecek?

Toplumların kendi dertlerini anlatacak, onlarla yüzleştirecek hikâye anlatıcılara ihtiyacı vardır. Sinemacılar çağımızın en önemli hikâye anlatıcılarıdır. Yüzlerce kişiyi karanlık bir salona sokup hayaller kurduran sinema, kim ne derse desin, toplumcu bir sanattır, değilse de öyle olmalıdır çünkü başka hiçbir sanat formu, sıradan bir insanı alıp bir sanatsevere dönüştürebilme, en azından farkındalık yaratabilme meselesinde bu kadar etkili değildir.

Bir toplumun sinemacıları onların dertlerini, meselelerini dert edinmediğinde sıkışma başlar. Halkın acısını dindirmek için ağıt yakmak gibidir bazen film yapmak ama seyirciye sırtını döndüğü için seyircisiz kalmış, festival ödüllerine tav olmuş, bakanlık fonlarına muhtaç yeni Türk/iye sinemasında sadece kimlik meselesiymiş gibi algılanır yaşayanların dertleri…

MADENCİNİN HİKAYESİNDEN HABERİMİZ YOK!

Bizim sinemamızda artık insanlarımızın derdi yok, yerine başka şeyleri koydular. Dün Amasra’daki TTK Genel Müdürlüğü'ne ait bir maden ocağında meydana gelen patlamada çok sayıda emekçiyi kaybettik. Dünyanın en zor işini yaparken öldü insanlarımız. Grizu patlaması sebebiyle can veren madencilerin sayısı 28’e ulaştı. Daha fazlasını kaybetmemek için dua ediyoruz. Orada binlerce insan canını dişine takmış, kurtarma faaliyetlerine katılıyor. Yüzlerce sağlık emekçisi madenciyi yaşatmak için uğraşıyor. Beyaz önlüğüne kömür karası bulaşıyor.

Peki, kıyafetine kömür karası bulaştırmayan kim? Maalesef sinemacılarımız!

Madencinin hikayesi denilince aklıma gelen tek film var; Yavuz Özkan’ın 1978 yılında çektiği Maden. Bu film gösterildiğinde 4 yaşındaydım, sinemada izlemedim, izlesem bir şey anlayamazdım ama sonra hep işaretlediğim filmlerden biri oldu. Dün gece Bartınlı kömür madencisi kardeşlerimiz için bir kez daha izledim ve fark ettim ki; aradan 44 koca yıl geçmesine rağmen maden işçisinin derdi hala orada Yavuz Özkan’ın işaretlediği haliyle duruyor.

Türk (evet, Türkiye değil Türk) sinemasında Maden’e kadar madencinin derdini gösteren film sayısı azdır. Ulusal sinemacılarımızdan Halit Refiğ’in Şehirdeki Yabancı (1962) filmi ilk örnektir. Askerlik dönüşü Zonguldak Kömür İşletmelerinde 3-4 ay tercüman olarak çalışmış Halit Refiğ'in önerdiği konuyu Vedat Türkali senaryolaştırmıştır ve bu film kömür başkenti Zonguldak'ta, madenle ilgili çekilen ilk filmimizdir. Yine Halit Refiğ’in çektiği Yaşam Kavgası (1978) filminden sonra bu konuda çekilen en sağlam örnek olan Maden filmi gelir.

Yavuz Özkan, 1976 yılında Yusuf Kurçenli tarafından TRT'ye çekilen, TRT teknik kurulu onay vermediği için hiç gösterilmeyen TV filmi Vardiya'nın senaristidir. 1978 yılında bu senaryoyu geliştirerek Maden filmini çeker. Bu filmin çekilmiş olmasında Tarık Akan’ın büyük emeği, inadı ve Cüneyt Arkın’ın yıldızlık kariyerini riske atmayı umursamayışı vardır.

Maden’den sonra gelen Bir Günün Hikâyesi (1980), Ekmek (1996), Kıskanmak (2001), Yük (2012) ve Kelebeğin Rüyası (2013) gibi filmlerde set maden değildir, dert madencinin derdi değildir. Maden fon, madenci figürandır.

TÜRKİYE’DE NEDEN TOPLUMCU SİNEMA YAPILAMIYOR?

Sert yazacağım; Türkiye’de gerçek anlamda toplumcu sinema yapıl/a/mıyor çünkü liberal sinemacı dertlerinden toplumcu sinemaya sıra gelmiyor, toplumun dertleri yönetmen sinemasına yakışmıyor. Yıl oldu 2022 ama taşrayla hesaplaşma, taşralıyı aşağılama hikayeleri bitmiyor. Altın Portakal 2022’de, ulusal yarışma kısmında yarışan 10 filmin yarısının derdi buydu. Taşrada sıkılan şehirli birey artık yaşam tehditleri alıyor. Liberal sinemacılar ütopyalarını dağıtan AKP seçmenini sinema yoluyla üstelik de devlet destekli fonlarla kotardıkları filmlerle aşağılıyor. Çok güzel, böyle devam!

Bazı “film merkezleri” ve onların uzantılarının oluşturduğu fonlar, yapım şirketleri, jüriler ve ele geçirilmiş solcu (gibi görünen ama ötekileyici, ayrıştırıcı, sansürcü) festivaller… Bunlar gerçek bağımsız sinemanın damarlarını tıkıyorlar ve bu bilinçsiz bir çaba değil.

İktidara karşıymış gibi görünen ama iktidarla birlikte yürüyen bir ülke sinemasının iki yüzlülüğü acı veriyor. Antalya’da boş koltukları alkışlatıp durdular. En yakın tarihinden bile habersiz seyirci de katıldı bu oyuna ama ben o koltuklardan birinin sahibinin Türkan Saylan’la, düzmece Ergenekon davalarıyla ilgili söylemlerini, Kabataş yalancısını savunusunu unutamıyorum. Bu memleketin en çok yanılan ama en lekesiz topluluğunun hala liberaller olması çok acayip!

Hatırlayın, AKP çözüm sürecini yönetirken festivaller Kürt sinemacıların kimlik hikayelerinden geçilmiyordu. Şimdi ara ki bulasın, bakanlık fonlamıyor, fon bulup çekip filmini yollayana da geçit yok. Kazım Öz’ün isyanını takip edin.

Son birkaç yılda katıldığım festivallerden akılda kalan, hala izlenen, hakkında tweet atılan, yorum yazılan tek filmi söyleyeyim; İnsanlar İkiye Ayrılır! Bir ana akım sineması örneği olmasına rağmen toplumcu sinema kodları taşıyan, bankalar tarafından sömürülen insanların derdini hikayeleştiren bir film. Bize bu filmlerden daha çok lazım!

Çünkü hepimiz aynı hayatı yaşıyoruz; İşçiler ölüyor, öğrenciler dövülüyor, beyaz yakalılar kovuluyor. Bankalar inek gibi sağıyor hepimizi, karısına-çocuğuna mektup bırakıp kafasına sıkıyor insanlar, daha da fenası onları da yanında götürüyor. Derdimizi anlatan yok, hepten deliriyoruz. Bağımsız sinemacı dediğinin filminde Recep İvedik’in 10 dakikasındaki kadar eleştiri yok. Varsa da kendi derdi, bitmek bilmez bir Anadoluyu aşağılama hevesi…

Memleketin, insanının gerçek derdini film yapıp çığıracak emekçi sinemaya ihtiyacımız var. Yoksa “emek” sadece bir sinemanın mı ismi? Televizyoncular da bu eleştiriden muaf değil. Konaklardaki aşk üçgenlerinden kaldırın kafanızı da görün artık ülkenin hikayesini.

Soma’da yaşanan faciadan sonra buna benzer bir yazı yazmıştım ancak yeni bir maden cinayetinden sonra yeni bir yazı ile sinema yapan/yazan herkesin dikkatini çekmek istedim. Madencinin hikayesini anlatmamız, duyurmamız gerek.

Murat Tolga Şen

murattolga@gmail.com