İsmail Saymaz'dan olay yaratacak açıklamalar: İslamcıların geçtiği yerde ot bitmiyor, kurutuyorlar!

İsmail Saymaz neredeyse katıldığı her televizyon programında gündem oluşturacak açıklamalarda bulunuyor ya da program konuklarıyla ateşli tartışmalara giriyor. Hem alaylı hem okullu gazeteci olan Saymaz, 40 yıllık hayatı boyunca çok çalışıp çok ürettiğini çok okuyup çok yazdığını anlatırken Erzurum kökenli Rizeli ailesini, ülkücülükten solculuğa nasıl evrildiğini tüm samimiyetiyle anlattı. Biraz uzun ama kesinlikle sıkıcı olmayan şahane bir röportaj oldu.

“HEM ALAYLI HEM OKULLUYUM”

Figen Balcı: İsmail önce seni biraz yakından tanıyalım istiyorum. Kaç yılında nerede doğdun, nasıl bir eğitim aldın?

İsmail Saymaz: Tabi, ben 11 Temmuz 1980’de Rize’de doğdum. Erzurum’dan Rize’ye göçmüş bir işçi ailesinin çocuğuyum. Babam Belediye işçisiydi, annem ev hanımı, üç kardeşiz. Ben Rize Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesini kazandım oradan da mezun oldum ama daha lise son üniversite 1’den beri meslekteyim yani hem alaylı hem okulluyum. Üniversite birinci sınıfı ben Konya Selçuk Üniversitesinde okuyup sonra İstanbul’a Marmara’ya yatay geçiş yapmıştım. Konya’da yerel gazeteciliğe başladım. 2001-2002 arasında İstanbul’da yerel basında ve sektörel basında çalıştım. 2002 Mayıs ayında Radikal gazetesine stajyer olarak girdim. Bu gazete kapanana kadar Radikal’deydim (herhalde 2016 yılıydı) Kapandıktan sonra Hürriyet’e geçtim, Hürriyet’te de 2020’nin Mart ayına kadar çalıştım, Nisan ayına kadar oradan da ayrıldım şimdi Sözcü Gazetesindeyim. 15 de kitabım var.

“GAZETECİLİĞE LİSEDE ÜLKÜCÜ BİR DERGİDE BAŞLADIM”

Figen Balcı: Evet çok sayıda kitabın var kimilerini okudum kimlerini okuyamadım onları da konuşacağız ama ondan önce sormak istediklerim var. Gazeteci olmaya nasıl karar verdin bir idolün, örnek aldığın bir isim var mıydı? Dedin ya önce alaylıydım sonra Marmara İletişimi bitirdim okullu oldum diye o süreçte örnek aldığın gazeteciler var mıydı ya da bir isim?

İsmail Saymaz: Belirli bir isim yoktu doğrusu. Benim gazeteciliğe merakım daha ortaokul yıllarında başladı Rize’de ortaokuldayken o zaman içinde bulunduğum politik örgütlenme içerisinde bir gençlik dergisi çıkararak başladım.

Figen Balcı: Sen o yıllarda daha sağ tandanslı bir grubun içinde miydin?

İsmail Saymaz: Evet. Ülkücüydüm yani. Ülkü Ocakları içerisinde çıkardığımız Börteçine adlı (ki erkek kurt anlamına geliyor) ben bu derginin yazı kurulu içerisindeydim ve hem yazı kurulunda hem de okul içerisindeki dağıtımından da sorumluydum. Dolayısı ile ilk şiirlerim yazılarım orada yayınlanmıştı. Sonra zamanla Rize basınında haberler yapmaya başladım yazılarım çıktı. Rize’de yayınlanan ne kadar yerel gazete ve dergi varsa illa ki benim bir yazım yayınlanmıştır. Yani benim merakım aslında ortaokul lise yıllarındaydı ama gazeteciliğe bir meslek olarak 19 yaşından sonra Konya Selçuk Üniversitesinin bünyesinde yayın yapan ÜN TV ( Üniversite TV)’de başladım. Ün TV Konya’daki 5 büyük televizyon kanalından biriydi şimdi de öyle sanıyorum. Orada başladım ondan sonra hayatımı hep gazeteci olarak geçirdim ama şunu örnek alıyordum diyeceğim bir isim söyleyemem sadece bir gazetecilik yordamı söyleyebilirim.

“RADİKAL GAZETESİNİ KUPON BİRİKTİRMEK İÇİN ALIYORDUM”

FB: Peki o yıllarda ulusal basından hangi gazeteleri okurdun sağdan sola bütün yelpazeden isimleri okumaya çalışır mıydın yoksa takip ettiğin bir gazete var mıydı? Ana akım gazeteler vardı bir Merkez Medya kavramı vardı şimdilerde olmayan o zamanlarda hangi gazeteleri okur, hangi yazarları takip ederdin?

İS: Şöyle ki; ben lise 3’deydim galiba kendimi sola yakın hissetmeye başladıktan sonra hep Radikal Gazetesi okumaya başladım. Zannedersem 1996-97 yıllarıydı Radikal gazetesini almamın bir sebebi de Şevket Süreyya Aydemir’in “Birinci Adam”, “İkinci Adam” ve “Menderes’in Dramı” serisini vermesiydi. O kitapların kuponlarını biriktirmek için ben Radikal almaya başladım Rize’de başladı kupon biriktirmek, Konya’da bitti yani o kadar uzun sürdü (Gülüyoruz) Bu gazete zaman içinde benim düşünce dünyamı da etkiledi İstanbul’a geldiğimde iki gazeteye başvurdum bunlardan biri Radikal diğeri de Cumhuriyet gazetesiydi (o yıllarda Cumhuriyet de okuyordum)

Yani ben okuduğum gazetede Radikal’de çalışmaya başladım ve bir zamanlar yazılarını okuduğum insanlarla çalışma imkânı buldum.

FB: Nasıl bir histi senin için o zamanlar?
İS: Şöyle; ben o zaman Marmara’da okurken dersimize haber hocası olarak Erdal Güven geliyordu kendisi aynı zamanda Radikal’in koordinatörüydü, o günlerde de 19 Aralık Cezaevi Operasyonu vardı ve basın çok kötü bir sınav vermişti ben ondan ötürü eleştirmiştim. Ben sert bir çıkış beklerken o da (Erdal Güven’i kast ederek) “ Ya haklısın ben de de senin gibi düşünüyorum” filan deyince şaşırmıştım. Sonra ders çıkışında yanına gittim dedim ki “ Hocam ben İstanbul’da Kuyumcular Odası Dergisi’nde çalışıyorum Eminönü’nde gazete çıkarıyoruz ( o zaman haftalık bir gazetenin muhabiriydim ben. ) Para da istemiyorum yeter ki beni Radikal’e alın ben haber yazabilirim” dedim. “Tamam, peki gel” dedi gittiğimde birden bire karşıma; Celal Başlangıç, Mine Kırıkkanat, Oray Eğin, Ceyda Karan, Hakan Gülseven, Melis Alphan çıktı.
FB: Şimdi pek çoğundan daha ünlü ve popülersin, ne hissediyorsun?
İS: Tuğrul Eryılmaz’dan daha ünlü ve popüler değilim.
FB: “Pek çoğundan” dedim hepsinden demedim ( Kahkahalarla gülüyoruz)
İS: Yani gazetenin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’dı, haber koordinatörü Hakan Çelenkti, Ali Topuz bugün Duvar’ın kurucusu yazı işleri Koordinatörüydü, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’di, Adnan Keskin en önemli muhabiriydi, Deniz Zeyrek muhabiriydi falan… Yani öyle bir ekiple çalışmak büyük şanstı. 

“TÜRKİYE AB’YE GİRDİ AHMET’İN EKMEĞİNİ ELİNDEN ALDILAR”

FB: Şimdi Deniz’le (Zeyrek) kankasınız (Gülüyoruz)
İS: Evet Deniz arkadaşım. Onların çoğu Cumhuriyet’ten gelmeydi yani Radikal son duraktı, büyük bir şanstı, büyük bir özgürlük ortamıydı. Bir de AK Parti’nin 2002-2007 daha demokratik ve özgürlükçü bir dönemdi bir ara dönemdi hatta o dönem şöyle olurdu; o dönem insan hakları ile ilgili haber yapan arkadaşımız Ahmet Şık’tı. Hep şöyle denilirdi; “ Ya Türkiye AB’ye girdi Ahmet’in ekmeğini elinden aldılar”
FB: Yani Ahmet’e yazacak bir şey kalmadı… (Gülüyoruz)
İS: Şimdi 3 Ahmet, 4 Ahmet yetişemez yani bugünkü ihlallere… O gün şaka yapıyormuşuz, başımıza gelene bak… Gerçekten yani bir Ahmet’ler Ordusu ancak bu dönemin insan hakları ihlallerini haber yapabilir.
FB: Ama bir tane bile Ahmet kalmadı değil mi?
İS: Kalmadı maalesef… Benim çalıştığım Demet Bilge Erkasap istihbarat şefimizdi mesleği bıraktı Antalya’ya yerleşti, Timur Soykan gazeteciliği bıraktı Posta’dan ayrıldı neyse ki kitap yazıyor, Ahmet Şık milletvekili oldu, eğitim muhabirimiz Umay Aktaş Salman mesleği bıraktı yani anlatamam korkunç…

“20’Lİ YAŞLARIMA KADAR NAMAZINDA NİYAZINDA BİR GENÇTİM”

FB: Buraya yine döneceğim mesleğinle ilgili detayları konuşmaya ama ben daha gençliğinden bugüne nasıl geldin onu da öğrenmek istiyorum. Şunu çok merak ediyorum;  doğru olmadığını biliyoruz ama İmam Hatip Lisesi mezunu olduğun söylenmişti ama bunun doğru olmadığını açıkladın. Sanıyorum mütedeyyin bir aileden geliyorsun, nasıl bir aile ortamında yetiştin siyasi olarak ve inanç olarak?

İS: Yani şimdi bu İmam Hatip’i kim uydurdu bilmiyorum öyle bir şey yok.

FB: Evet az önce de söyledin Anadolu Lisesi mezunu olduğunu.

İS: Hiç kimse galiba dil ağırlıklı bir liseden mezun olduğumu bana yakıştırmıyor, niye öyle bir köylü intibaı veriyorsam (Gülüyoruz) Aslında iki dille okudum bir de yani. Ben ama tabi muhafazakâr bir aileden geliyorum. İmam Hatip okumak o muhafazakârlığı tartmaz yani, biz daha köklü bir muhafazakâr aileyiz, dindar ve milliyetçi bir aileyiz. Ben de 20’li yaşlarıma kadar namazında niyazında bir gençtim ve o dönem kimi dini gruplar içerisinde de bulundum.

FB: Peki şimdi namazında, niyazında değil misin?

İS: Hayır değilim.

FB: Bunların doğru olmadığını mı düşünüyorsun?

İS: Yani işte yanlış anlama sakın ben bu soruları o yıllarda sorup cevabını çok merak ederdim yani artık zaten o soruları sormaktan vazgeçtikten sonra aslında kendimi tanımlamayı daha doğru buluyorum, muhafazakâr değilim.

FB: Şunu senden öğrenmek istiyorum;  Bir insan İslam’ı çok iyi yaşayıp, çok hakkıyla yaşayıp aynı zamanda solcu olamaz mı? İkisi bir arada olamaz mı? İslam’la sol bir araya gelemez mi?

İS: Bu bakımdan ahkâm kesecek durumda değilim yani kişi gerçekten ikisinin bir arada olacağını düşünüyorsa olabilir niye olmasın. Ben o bakımdan düşünsel anlamda tutucu da değilim olabilir yani. 

FB: Dedin ya hani o yıllarda İmam Hatip’de okumadım ama daha yoğun bir dini eğitim aldım.

İS: İmam Hatip’de okumamı gerektirecek bir durum yoktu. Bizim dönemimizde İmam Hatip daha çok çok aşırı tutucu aileler ile çocukları haylaz olan ailelerin başvurduğu bir yerdi. Biz hepimiz en az bir İmam Hatipli kadar dini eğitim içinden geliyoruz sadece Arapça dil bilgisinden yoksunuz yoksa benim bütün yazlarım Kur'an kursunda geçti, Kur'an eğitimi ile geçti.

“RİZE’DE MENZİLCİLERİN DERGÂHLARINA VE ZİKİRLERİNE GİTTİM”

FB: Hiç bir cemaat ya da tarikatın içinde ya da yakınında bulundun mu? 

İS: Bulundum evet kısa süreli olarak Rize’de Menzilcilerin dergâhlarına ve zikirlerine gittim.

FB: Cemaatlere içindeyken nasıl bakıyordun, şimdi gazeteci İsmail Saymaz olarak nasıl bakıyorsun?

İS: İçlerinde çok fazla kalmadım doğrusu, iki-üç zikre, dört-beş zikre gitmişimdir.

FB: Kaç yaşındaydın?

İS: 16-17 falan işte herhalde. O dönemde de bana uzaktı, yani o dönemde de bu tür ritüeller bana radikal geliyordu ve bu tip orta yaş üzerindeki sakallı amcaların karanlık bir odada halka şeklinde toplanıp kendilerinden geçecek şekilde zikir çekmesini o zaman da yadırgamıştım, bu zaman da yadırgıyorum. Ama o insanlar şöyle insanlardı; cami cemaatiydiler, zaten bir caminin zemin katında bu tür zikirleri yapıyorlardı, küçük esnaflardı, parasız pulsuz adamlardı yani biraz garibanlardı. Şimdi öyle değiller, şimdi her biri zengin, her birinin ensesi kalın, göbeği yağlanmış durumda. Şimdi tarikata şeyhin eteğinden tutup ona ahirette mihmandarlık etsin diye değil, mümkünse iş bağlasın, mümkünse belediyede işte ihale kovalasın diye katılıyorlar. O nedenle ikisi arasında böyle bir fark var diyebilirim ama yine de ben en azından bir dönem kısa da olsa tanıdığım için, ailemden, çevremden bazıları da halen oralarda bulunduğu için bu denli şeytanlaştırarak bakmayı da doğru bulmuyorum.

FB: Yani her cemaat ya da cemaatlerin her üyesi rant peşinde değil gerçekten mütedeyyin ve inananlar da var muhakkak değil mi?

İS: Tabi ki, tabi ki haksızlık etmiş oluruz onu söylersek yani.

“CEMAATİN BÜROKRASİDEKİ VARLIĞI REDDEDİLMİYORDU HATTA TERCİH EDİLİYORDU”

FB: Peki Fethullah Gülen Cemaati için ne diyorsun biz cemaat diyorduk şimdi FETÖ diyoruz daha doğrusu öyle demek gerekiyor. Bu cemaat terör örgütüne nasıl evrildi? Nasıl gözlemliyorsun? Sen bunu çok iyi analiz ediyorsun pek çok kitap ve yazı yazdın bu konularda.

İS: 1999’da açılan Nuh Mete Yüksel’in iddianamesini yazdığı bir Fethullah Gülen davası var. Fethullah Gülen burada tek başına yargılandı, belki de sıkıntı tek başına yargılanmış olmasıydı. Ama bu iddianamede daha o günlerde ATV’de de yayınlanan Fethullah Gülen’in bir ses kaydı temel delil olarak kullanılmıştı. Burada diyor ki Fethullah Gülen; Anayasal nizamın bütün kılcal damarlarına yayılmaktan söz ediyor ve o sistemin bütün kılcal damarlarını ele geçireceği ana kadar susmaktan bahsediyor. İşte o an harekete geçmekten bahsediyor. O anda ne yapacağını çok önceden bildirmiş kendisi, nasıl bir harekât planının olduğunu ve nihai amacına ulaşmak için hangi yollardan geçeceğini deklare etmiş yani bu ses kaydı yalanlanmadı zaten. O günlerde de bu konuşmayı kime yapmıştı biliyor musun; bu çok popüler konuşmayı valiler ve kaymakamlara yapmıştı, huzurundakiler de valiler ve kaymakamlardı dolayısı ile valilikleri emniyeti, kaymakam müdürlüklerini, orduyu ele geçireceğini, ilan etmişti, bu bir sır değildi. Onun (FETÖ’den söz ediyor) bu yapılanmalar içerisinde bulunduğu onun bu dönüşümü geçirdiği bütün zamanlar boyunca iktidarda bulunan Ak Parti tarafından da biliniyordu. Yani Cemaatin Emniyetteki varlığı, Cemaatin Ordudaki varlığı, Cemaatin bürokrasideki varlığı reddedilmiyordu hatta tercih ediliyordu, bundan memnun olunuyordu çünkü bürokraside asıl tehlikenin darbeci olduğu iddia edilen darbeci diye itham edilen laikler, Kemalistler, Aleviler ve solculardan geldiği düşünülüyordu. Bunlarla en iyi mücadelenin de ancak Fethullah Gülen’in Işık Ordusu tarafından yapılabileceğini düşünüyorlardı. Bunun terör örgütüne dönüştüğü an, siyasal iktidar açısından terör örgütüne dönüştüğü an silahını AK Parti’ye doğrulttuğu andır, yoksa ondan önce diğer siyasal kesimlere yönelttiğinde “Hizmet Hareketi”ydi.

“FETHULLAHÇILIK BİR ÖRGÜTLENME YÖNTEMİ”

FB: Peki silahı AK Parti’ye Cemaat ya da FETÖ kendi iradesiyle mi doğrulttu? Yoksa bu örgüt zaten baştan beri dış güçler güdümündeki bazı gizli örgütler tarafından bu noktaya gelinsin diye planlanmış mıydı? Hakikaten sadece bir dini cemaat bunları yapabilir mi?

İS: Şimdi sadece bir dini cemaat mi önce şunu söyleyeyim yani  Fethullahçılık bir örgütlenme yöntemi, sadece bir cemaat değil yani bir örgütlenme yöntemi. Bir tarikat bir devleti içeriden kuşatarak nasıl ele geçirmek ister sorusuna verilebilecek en iyi yanıt “Fethullah Gülen’in yolundan gidin” yani Fethullah Gülen mevcut tarikat ve cemaatler arasındaki en gelişkin örgütlenme modelini inşa eden kişi ve bu model ancak bir şekilde başarılı olabilirdi; arkasındaki devlet desteği oluşursa, başka türlü başarı şansı yoktu. Tam da Fethullah Gülen’in başarısını burada aramak gerekir. Şöyle bir kabul var ya; “ Fethullah Gülen kırk yıldır devlet içerisinde varlığını gösteriyor ve Amerikan desteği ile gösteriyor" Peki, neden AK Parti’den önce darbe yapacak güce kavuşamadı? Peki, neden AK Parti’den önce Emniyet’te, Jandarma’da bu denli güç gösteremedi? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ona istediği kadar yer vermediği için, onun istediği kaleleri ona teslim etmediği için. Yani Amerikan desteğinin kendisi bile hiçbir özneyi tek başına siyasi güç yapmaya yetmez eğer devlet ona destek vermezse. Fethullahçıların en önemli başarı sebebi iktidarın onlara bütün kapıları açmış olması, iktidarın kendisinin A planı zannettiği Fethullahçıların B planıydı o kadar iç içe geçmişlerdi. Eğer bir paralel devletten söz edeceksek burada devletin kendisi Fethullahçılar paralel hükümete dönüşmüştü o nedenle bir kişinin bir grubun dış destekli olması içerde onu iktidar yapmaya yetmez. Şöyle söyleyeyim; neden solcular orduyu ele geçemiyor yoklar mı varlar, neden milliyetçiler bütün karakolları ve orduyu ele geçiremiyor yoklar mı hayır varlar çünkü atama sistemini tayin eden iktidarın kendisi. İktidarda bulunmadıkları sürece bütün kadrolara yerleşmeleri, bütün kilit noktaları tutmaları mümkün olmuyor, yapamazlar, çünkü nefesleri bile dinleniyor. Mahkemeleri ve yargıyı ele geçirerek, bir iç düşman gibi hareket edip, mahkemeleri ve emniyeti ele geçirerek kamusal alanı, bürokrasiyi temizleyip yerine kendini getiren, kendi iktidarını kuran sonra bu iktidarı mevcut siyasi iktidarla paylaşamadığı için yani artık ele geçireceği Tayyip Erdoğan’ın koltuğu dışında hiçbir şey kalmadığı için nihai olarak onu da ele geçirmek üzere orduyu seferber ettiler yani öyle bir iç örgütlenmeden bahsediyoruz.

FB: AK Parti bunu nasıl göremedi bu gidişatı?

İS: Gördü, gördü…

FB: Çok mu geç gördü? Nasıl bu noktaya gelindi, nasıl biz o geceyi (15 Temmuz) yaşadık?

İS: Bunu gördü ama şimdi birkaç husus var; bunu gördü ama buna karşı mücadeleyi yürütebilecek devlet aygıtı ve parti aygıtı yoktu yani devlet aygıtı büyük ölçüde Fethullahçıların eline geçmişti, o devlet aygıtını seferber edemezdi artık. Parti uygun değildi çünkü partide kimin bunlarla ilişki kurduğu, kimin onlardan olduğu da belli değildi. Dolayısıyla bu Tayyip Erdoğan’ın izzet-i nefis meselesine döndü. Partisini ve devleti yeterince hareket ettiremedi diye düşünüyorum biraz o bakımdan devlet aygıtı çok gecikti. Bir süre de zannedersem Fethullahçılarla bir uzlaşma yolu arandı, yani onların Türkiye’deki faaliyetlerini sınırlaması, Türkiye’ye dönüp iktidarla uyumlu şekilde davranması gibi yollar da arandı. Bu arayışın kendisi de yeterli ve etkin bir mücadelenin yürütülemeyişine neden oldu. Bir diğeri de şu bu örgüt klasik yasa dışı örgütler gibi değil. Klasik yasa dışı örgütler zaten devlet tanımlamadan kendisini tanımlayan gruplardır, yani PKK’nın kendisini tanımlaması için devletin tanımlamasına ihtiyacı yok.

FB: Onlar kendilerini deklare ediyorlar zaten bunu mu demek istiyorsun?

İS: Evet onlar kendilerini deklare ediyor, düzeni devireceğini ya da ülkeyi yıkacağını ya da ülkede zorla siyasal bir dönüşüm yaratacağını iddia ediyorlar ve bunların kendi üniformaları var, kendi silahları var. Fethullahçılık böyle değil, Fethullahçılar bu türden yasa dışı bir örgütlenme değil ve onların üniformaları devletin onlara verdiği kıyafetlerden oluşuyor; hâkim savcı ve polis üniforması. Kullandıkları zor gücü de PKK’nın silahı gibi değil, devletin zor gücü, devletin zor gücünü örgütün zor gücü olarak kullandılar. O nedenle bunlarla ilgili bir hukuk uygulamak da çok zordu çünkü ilk kez başımıza gelmişti.

“EN ÖNEMLİ SORUNUMUZ EKONOMİ”

FB: Evet epeyce bir dejenerasyon yaşandı ve bu noktaya geldik. Şu anda da Türkiye zor bi dönem yaşıyor, dünya zor bir dönem yaşıyor pandeminin de etkisi ile sence şu anda Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?

İS: Ekonomi… Ekonomi çünkü pandemi ile bile baş ediliyor çünkü o insanlığın ortak sorunu ve biz insanlığın ortak sorununda insanlığın ortak çözümünden yararlanabiliriz, belki bütün medeni insanlık âleminden biraz geç olur ama eninde sonunda faydalanırız. Ama burada asıl sorun ekonomi. AK Parti iktidarı toplumun bütün kaynaklarını har vurup harman savurdu. Toplumun o ana kadar, kendisine kadar inşa ettiği ne varsa sattı ve geleceğe dair bir kenara ayırdığı bütün varlığı 10 yıllık, 15 yıllık, 20 yıllık Hazine garantili anlaşmalarla bağlanmış, uçulmayan Havaalanları, geçilmeyen köprüler ve alt yapı harcamalarına harcadı düşün yani; 97 yıllık Cumhuriyet tarihinde Cumhurbaşkanı hastane açılışını canlı yayınlatıyor sanki Türkiye’de ilk defa hastane açılıyormuş gibi, Türkiye’de ilk kez yol açılıyormuş gibi Türk televizyonlarında bir seremoni halinde bakanlar yan yana diziliyorlar, doktorlar yan yana diziliyorlar ve hastane açılışı yayınlanıyor. Neredeyse 100 yıllık bir ömre kavuşmuş Cumhuriyetin hikâyesi bu mu olmalıydı, hastane açılışı mı olmalıydı? Ambulans açılışı mı olmalıydı?  Dolayısı ile Türkiye artık pandemiden önce başlayan, pandemi ile beraber katmerlenerek artan büyük bir ekonomik daralmanın ve külfetin altında eziliyor. Bugün asgari ücret meselesi tartışılıyor TÜİK’in önerdiği rakama bakar mısın, 2 bin 700 lirayla kim geçinebilir bu ülkede. Hangi vicdan sahibi buna “evet siz 4 kişilik bir aile olarak bu parayla ayakta durabilirsiniz" diyebilir?  Dolayısı ile en önemli sorunumuz ekonomi.

“BERAT ALBAYRAK’IN İSTİFASINI SAĞLAYAN ZEMİNİ YARATTI”

FB: Berat Albayrak’ın instagram üzerinden görevinden ayrılması sonrası sence ekonomi rayına oturur mu? Senin bu istifanın sebepleri ve oluş şekli ile ilgili duyumların var mı? Berat Albayrak neden ayrıldı, niye bu şekilde ayrıldı neden şu an ortada yok? Kendini suçlu ya da sorumlu mu görüyordu acaba ekonomiye soluk gelir mi bundan sonra?

İS: Şöyle; “yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan” sorusu gibi bu durum. Yani Cumhurbaşkanı’nın damadı ekonominin başında olduğu için mi bozuldu ekonomi yani Berat Albayrak bozulan ekonomin sorumlusu muydu yoksa Berat Albayrak ekonomi bozulduğu için mi gitti? Şimdi bu iki sorunun da cevabı bizi aslında başka bir soruya götürecek ; “Berat Albayrak kendi istediğini mi gerçekleştirdi yoksa Cumhurbaşkanı’nın istediğini mi gerçekleştirdi?”

FB: Sence hangisi?

İS: Cumhurbaşkanı’nın istediğini yaptı. Cumhurbaşkanı şöyle bir önermeye sahip; “Türkiye’de faiz yüksek olursa enflasyon yüksek olur" Yani faiz enflasyonun sebebidir diye düşünüyor ve dolayısı ile Türkiye’de faizlerin düşürülmesini bunun da enflasyonu düşüreceğini kabul ediyor. Berat Albayrak’a bu planı uygulattılar. Berat Albayrak bu planı uygulayabilmek için Türkiye’nin 130 milyarlık dövizini doları 7 liranın üzerine çıkarmamak için bozdurdu. Şimdi iki önceki Merkez Bankası Başkanı faizi düşürmüyor diye gitti, onun yerine gelen de faizi çok düşürdüğü için gitti. Şimdi yine gelen Naci Ağbal faizi yükseltiyor. Şimdi Allah aşkına; bu nasıl bir politik yönetim biçimi olabilir ki yani? Burada Berat Albayrak’ın kendisi Sayın Cumhurbaşkanı’nın istediği ekonomiyi yarattığı için bu akıbet ile karşı karşıya kaldı bunun başka türlü bir yöntemi yoktu ki… Yani bunun için ekonomi okumaya da gerek yok sanırım.  Türkiye’de siz faizi düşük tutmaya çalışırsanız ve ülkenizde bir ekonomi yoksa insanlar başka yatırım araçlarına yönelirler, altına yönelir, dövize yönelir. Siz hem faizi bastıracaksanız, hem dövizi bastıracaksanız bu Türkiye’nin 90’ları gibi bir ekonomi modeli olur; hem faiz artar, hem dolar artar, hem enflasyon artar… Yani dolayısı ile Berat Albayrak benim anladığım kadarıyla Cumhurbaşkanı’nın istediği ekonomiyi “mümkün olmayan ekonomiyi” “gerçekleştirilmesi imkânsız olan bir yolu” denerken, denediği için, başarısız oldu ve bunun sonucunda Cumhurbaşkanı ondan hiç beklenmeyecek bir hamle yaparak Berat Albayrak’ı görevden aldı.

FB: Yani Cumhurbaşkanı mı görevden aldı Berat Albayrak’ı kendisi mi gitti nasıl oldu bu?

İS: Daha doğrusu şöyle söyleyelim; “onun gitmesini sağlayacak koşulları oluşturdu”

“AÇ İNSANIN NE LAİKİ OLUR, NE MUHAFAZAKÂRI OLUR, AÇ İNSAN AÇTIR YANİ VE O, İKTİDARI ALAŞAĞI ALIR GÜN GELİR “

FB: Naci Ağbal’ın atanmasını mı kast ediyorsun?

İS: Tabi tabi. Naci Ağbal’ı Merkez Bankası’nın başına atayarak Berat Albayrak’ın kontrol alanına müdahale etti. Berat Albayrak’ın istifasını sağlayan zemini yarattı.

FB: Yani bu bir nevi; “Sen git” mesajı mıydı?

İS: Evet tabi bence öyle… Çünkü Berat Albayrak’ın istifasından sonra bile dolar Türk lirası karşısında geriledi. Bu bile başlı başına bir zafer anlamına geldi ama Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu belki de en son beklenecek davranıştı. Bunu yapmazdı normalde bunu yapmasının ve ekonomik ve hukuki reformdan bahsetmesinin tek bir sebebi var; Türkiye’nin mevcut ekonomi ile artık geçireceği bir gün bile yok. Yani ya siz bu yolu zorlarsınız, Berat Albayrak’ın icra ettiği bu ekonomik güzergâhı zorlarsınız Türkiye’yi daha baskıcı daha totaliter bir ülke olmaya, daha kapalı bir ülke olmaya doğru zorlarsınız bunun sonucunda dünyadan koparsınız. Ya da dünya ile uyumlu bir ekonomik ve siyasi model izlersiniz bundan başka bir yol yoktu çünkü Türkiye’de ilk kez Ak Parti şunu hissetti; “ boş tencerenin kendisini sarsmaya başladığını hissetti.” Aç insanı, midesi guruldayan insanı siz ne Ayasofya ile ne de laiklik mesajı ile ayakta tutabilirsiniz. Aç insanın ne laiki olur, ne muhafazakârı olur, aç insan açtır yani ve o, iktidarı alaşağı alır gün gelir. 

Dolayısı ile Ak Parti boş tencerenin kendisini salladığını fark etti ve bunun için bence Cumhurbaşkanı Berat Albayrak’tan feragat etti.

“AK PARTİ ARTIK BİR YARI-DEVLET PARTİSİ”

FB: İsmail sence Türkiye’de yeterince muhalefet yapılıyor mu?  Muhalif partileri nasıl görüyorsun? Sürekli parti kuruluyor, Sarıgül de meydanlara çıktı yine, Muharrem İnce bir taraftan… Yani sol kesim de bölünüyor sağ kesim de bölünüyor böyle küçük küçük particikler adeta oluştu bu Ak Parti’nin tahtını sallamaya yeter mi? Şu an bir seçim olsa seçime gidiversek yapılan anketler hala Ak Parti’nin açık ara önde olduğunu gösteriyor bu yine bir strateji mi sence? “Kötünün iyisi" olarak da 2023’de de AK Parti’nin devam etmesi için mi bu kadar çok parti kuruluyor?

İS: Şimdi bak şöyle bir eski fotoğraf hatırlatayım; 90’lı yıllarda seçim olduğunda bürokratlar istifa edip milletvekili adayı olurlardı ve hangi partiden olacaklarını ilan ederlerdi tablo genellikle iktidar partisi lehine bir adım önde olurdu yani 10 tane bürokrat istifa etmişse bunun 4’ü iktidar partisinden geri kalan 6’sı diğer partilere dağılırdı. Şimdi 10’da 9 iktidar partisi. O bir tanesi de MHP’den aday olur yani. Eskiden 90’lı yıllarda gazeteciler seçimden bir gün önce oy tercihlerini ilan ederlerdi, değişik partilere dağılırdı… Şimdi sadece Ak Partililer ilan ediyor geri kalan açıklayamıyor bile… Bu manzara şunu gösteriyor; Ak Parti artık bir siyasal parti değil, AK Parti artık bir yarı-devlet partisi. Yani 1930’ların CHP’sini bile aratacak ölçüde devletle partiyi iç içe geçirmiş bir yapı.

BÜTÜN MUHALİFLERİN CAN TEHDİDİ VARDIR

FB: Sonsuza kadar AK Parti mi yönetecek Türkiye’yi (Gülüyoruz)

İS: Hayır öyle demiyorum hayır. Sonsuza kadar CHP de yönetemedi zaten onu söylemiyorum. Artık valilerin İl Başkanı, kaymakamların İlçe Başkanı gibi hareket ettiği, hareket etmezlerse hatta yeri geldiğinde AK parti il ve ilçe Başkanlarını bile fırçaladıkları, valilerin sadece AK Partili il ve ilçe başkanları ile toplantı yaptığı, bir dönem bu. Bürokratların, alelade bir memurun bile bir polis memurunun bile amiri ile değil Cumhurbaşkanı ile muhatap olmak istediği, neredeyse bütün yardımların Ak parti il ve ilçe başkanlıklarında yapıldığı, işe alımların bile burada yapıldığı bir dönem bu. AK Parti artık yarı-devlet partisi insanlar bir yere memur başvurusu yapacaksa ya AK Partiye üye oluyor ya da başka parti üyeliği varsa ayrılıyor Şu an atanmış hâkim ve savcıların ciddi bir bölümü eski AK Parti il ve ilçe yöneticisi. Dolayısı ile insanlar AK Partiye sadece sevda besledikleri bir siyasi organizasyon olduğu için değil, ona katılmadan devlette ticaret hayatında sosyal hayatta kamusal alanda var olamayacakları için oy veriyorlar.

“İSLAMCILARIN GEÇTİĞİ YERDE OT BİTMİYOR, VAR OLANI DA KURUTUYORLAR”

FB: Tamam ama seçimde insanlar kapalı bir alanda özgürce istedikleri partiye oy veriyorlar sandıkta memnun değillerse niye ortaya koymuyorlar bu fikirlerini oylarıyla?

İS: Şimdi bir şey söyleyeyim eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunun bile oy verdiği sandıkta hangi oyların çıktığını bile araştıran bir siyasi iktidar bu. Bu siyasi iktidar döneminde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde muhalif olmak hiç bu kadar tehlikeli hale gelmemiştir. Şu an Ana Muhalefet Parti Lideri başta olmak üzere bütün muhaliflerin can tehdidi vardır.  Ana Muhalefet Lideri katıldığı şehit cenazesinde linç edildi, bir başka şehit cenazesinde önüne mermi bırakıldı. Bir diğer ana muhalefet lideri Meral Akşener’in evinin önüne kadar saldırganlar geldiler, polis kulübesi kenardayken Meral Akşener ve kocası kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Bugün bütün muhalif liderlere aşağı yukarı dava açılmış durumda. FETÖ soruşturmaları muhalif liderler için bir satıra dönüşmüştür.  HDP’lilerin kazandığı bütün belediyelere kayyum atanmış durumda, milletvekillerinin bir kısmı cezaevinde. Türkiye’de muhalif olmak tehlikeli bir iştir. İslamcılar Türkiye’deki adalet hissini yok ettikleri gibi siyasal özgürlükleri de yok ettiler. Siyasal İslamcıların bu ülkede geçtiği yerde ot bitmiyor, siyasi özgürlükler bakımından, hukuk bakımından, demokrasi bakımından basın hürriyeti bakımından…90’lı yıllarda kendilerine uygulandığını iddia ettikleri baskı ile bugünü kıyaslasınlar. 90’lı yıllarda kaç İslamcı gazeteci tutuklanmıştı? Kaç İslamcı gazete kapatılmıştı? Kaç İslamcı düşünür Türkiye’den kaçmak zorunda bırakılmış, ya da Türkiye’de cezaevine girmek zorunda kalmıştır? Şu an dönüp baksınlar ve vaziyeti kıyaslasınlar. Benim içinde olduğum gazete, benim yazarı olduğum gazetenin Sözcü gazetesinin Fethullahçı olduğunu o iddianameyi yazan savcı dışında kim iddia edebilir, kim söyleyebilir Fethullahçı olduğunu? Emin Çölaşan’ın Fethullahçı olduğunu kim söyleyebilir? Necati Doğru’nun Fethullahçı olduğunu kim söyleyebilir? O iddianameyi yazan savcıdan başka kim söyleyebilir? Kimse söyleyemez fakat Fethullahçı diye ceza verdiler sebep “muhalefet ettiği için” başka hiçbir sebep yok. Benim içinde bulunduğum gruba kurmak istediği televizyon için isim hakkı vermiyorlar, sebep çünkü muhalefet edecek diye… İslamcılar Kanal 7’yi hangi yıllarda kurmuşlardı? TGRT’yi hangi yıllarda kurmuşlardı? Kendilerine tanınan özgürlüğün bugün binde birini bugün muhalefete tanımıyorlar. Vurgulamak isterim;  hukuk adına, insan hakları adına, düşünce ve ifade hürriyeti adına İslamcıların geçtiği yerde ot bitmiyor, var olanı da kurutuyorlar.

“ HALK TV’NİN TUHAF YAKLAŞIMI”

FB:Yeri gelmişken şunu da sormak istiyorum. Sen şu anda Sözcü’de yazıyorsun ama siz Gürkan ile (Gürkan Hacır) filan birlikte Halk TV’de bir program yapıyordunuz bu program yayından kaldırıldı. Kaldırılma gerekçesi de sanıyorum sizin başka TV kanallarına konuk olmanız ile alakalı değil mi?

İS: Evet yani şimdi burada bir tuhaflık var.

FB: Yani bu sence demokratik bir yaklaşım mı? Halk TV’nin duruşuna ve söylemine uygun bir davranış mı bu sence?

İS: Şimdi önce demokratik olmasından önce tuhaf bir yaklaşım neden olduğunu söyleyeyim; çünkü biz programa başlarken yaz başında şöyle bir şey dediler bana “ Sen burada programcısın, dolayısıyla programcı olduğun için başka televizyonlara çıkma“ O tarihte haklıydılar ben programcıydım doğru. Ben de bunun üzerine programı sonlandırdım “Ben bunu doğru bulmuyorum” dedim çünkü ben Hürriyet'te iken de bana iki şart sunmuşlardı; sosyal medyada haber dışında yorum yapma, CNN dışında bir yere katılma demişlerdi. Ben bu şartları kabul etmediğim için ayrılmıştım zaten. 

FB: Evet yani ben de ona şaşırıyorum senin Hürriyet’ten ayrılma gerekçen Halk TV’de de karşına çıkıyor yani nasıl bir örtüşme bu çok farklı çizgide iki yayın kuruluşu ikisinde de benzer sorunları yaşıyorsun.

İS:Ben zaten bunu kabul etmediğim için Temmuz ayında programımı sonlandırdım ve Gürkan Hacır’ın programından da ayrılma kararı aldım çünkü bir daha yüz göz olmak istemiyordum. Balayında iken beni aradı sevgili Cafer Mahiroğlu dedi ki “Tamam bir problem yok biz kanalımızda olmanı istiyoruz. Dolayısı ile bu sorunu çözelim" dedi ben de “ Hay Hay” dedim yani. Ben programdan ayrılmıştım, Halk TV’den de ayrılmıştım Ağustos ayında yani 3 ay önce ve gerekçesi de buydu yani ileride biz başka televizyonlara çıktığımızda karşımıza bu argümanla gelinmesin diye ben ayrılma kararı almıştım. “ Hayır, olmaz merak etme senlik bir durum yok, gel devam edelim" dediler…

FB: Ne değişti Ağustos ayından bugüne?

İS: Ben devam ettim ama benim meselem şu ben Halk TV’ye katıldım ama ben Halk TV’nin elemanı değilim, Sözcü’nün elemanıyım ve benim Sözcü ile yaptığım anlaşmada şöyle bir madde var; Sözcü TV açıldığında ben hepsi ile ilişkimi sonlandırıp sadece Sözcü TV’de olacağım ve ben bunu Halk TV’ye söyledim. Dedim ki “Ben geçici süreyle buradayım, ben Sözcü TV’nin elemanıyım dolayısıyla Sözcü TV açıldığında ben oraya gideceğim"  İkincisi benim Halk Tv’de bir sözleşmem yok dolayısı ile benim tek yazılı sözleşmem var Habertürk’te… Ben Sözcü’nün kadrolu elemanı, Haber Türk’ün sözleşmeli yorumcusu olarak nasıl olur da Halk TV’den başka yere gitmem.

FB: Davutoğlu ve ekibinin Halk TV’yi ele geçirdiği söyleniyor bu doğru mu?

İS: Yok ona ihtimal vermiyorum. Bu tamamen şundan ileri geldi bizim ekibimiz Gürkan, Barış, Ben, Elfin gerçekten başka televizyonlara çıkıyoruz ve bu sanıyorum Cafer Mahiroğlu ve ekibinde şöyle bir his yarattı; “ Ya biz şimdi bunun önünü alamazsak her gün buradaki başka yorumcular başka kanallara çıkar, kendi yorumcularımızla rekabet etmek durumunda kalırız “ gibi bir sonuca vardılar bence temel motivasyonları bu. Yoksa ne Davutoğlu var ne başka bir şey ben bunlara ihtimal vermiyorum doğru da bulmuyorum çünkü oradaki arkadaşlarımın hepsini tanıyorum yani.

“DOĞU PERİNÇEK’LE BARIŞTIK”

FB: Senin çok net söylemlerin var bu sebeple de bazen canlı yayınlarda polemik yaşıyorsun. Mesela Doğu Perinçek ile böyle bir şey yaşamıştın ve canlı yayında Doğu Perinçek çok sinirlenmişti senin ona yönelik 90’lı yıllardaki duruşunu hatırlatman ile alakalı ve senin olduğun yayına asla çıkmayacağını söylemişti keza Cem Küçük ile de böyle bir polemik yaşamıştın. Doğu Perinçek ile aranız nasıl şu anda ne durumdasınız?

İS: Barıştık, Doğu Bey ile barıştık.

FB: Barıştınız mı? (Gülüyoruz) Nasıl barıştınız?

İS: İşte biraz Doğu Perinçek yumuşadı galiba yani herhalde televizyonlarda izleyip kanaat notu bildirdi sonra yayına geldi. Önce yemin etmişti, tövbe etmişti bir daha çıkmayacağım bu İsmail Saymaz’ın olduğu programa diye. Sonra bir programa geldi biz orada tekrar konuştuk ben kendisini üzmek, incitmek istemediğimi söyledim. Gerçekten de Doğu Perinçek benim her görüşüne katılmasam da saygı duyduğum biridir ve profilini de çok sıra dışı bulurum o nedenle onu incitmek hele bir de büyüğüm kendisi yaşça da büyüğümüz bizim onu incitmek gibi bir motivasyonum yok ama Doğu Perinçek ile tartışmanın verdiği bir haz da var tabi ki. ( Gülüyoruz) Biraz bu oldu o da tartışmayı çok seviyor, liseli bir münazara öğrencisi gibi dişe diş kavga etmeyi seviyor. Tabi ben kendisine söyledim siz benim büyüğümsünüz, ben sizi incitmek istemedim dedim kendisine.

“BALKON SEFASI ADLI KİTABIM GÜME GİTTİ”

FB: Evet şimdi biraz daha güzel konulara gelelim yeterince konuştuk siyaset ve gergin konuları. Çok sayıda ve çok güzel kitapların var genellikle siyasi ve polis adliye içerikli kitaplar ama biri dikkatimi çekti ; “Çay Güzeli” Onda daha farklı bir temadan yola çıkmışsın. Onun farkı nedir biraz anlatır mısın?

İS: Benim aslında 15 kitabım var 13’ü gazetecilik eksenli iki tanesi edebiyat, öykü eksenli. Biri “Çay Güzeli” diğeri de bu yaz çıkardığım “Balkon Sefası”

FB: Onu atlamışım özür dilerim haberim olmadı.

İS: Pandemide güme gitti “Balkon Sefası”. Bunların ikisinde öykülerim yer alıyor. Benim 2014 yazından bu yana Kafa ve Bavul Dergilerinde yayınlanan öykülerimi içeriyor bunlar. Bu öykülerin bir kısmı gerçek hayatta yaşadıklarım, bir kısmı kurgusal üretimler. Bunların bir kısmı benim hem ailevi bağlarımı içeriyor ya da doğup büyüdüğüm temas ettiğim yerleri ya da kişileri içeriyor. Bir kısmı Erzurum hikâyeleri, bir kısmı Rize hikâyeleri küçük bir kısmı İstanbul ve Konya hikâyeleri.

“EŞİMLE KONFERANSTA TANIŞTIK”

FB: Romantik bir insan mısın?

İS: Yani sanıyorum, bilmiyorum. (Gülüyoruz)

FB: Eşine sormak lazım. Yakın zamanda evlendin bir kez daha mutluluklar diliyorum bu vesile ile. Eşinle nasıl tanıştınız?

İS: Yine bir konferansta tanıştık şöyle; şimdi son zamanlarda yapamıyoruz ama eskiden her yıl bir ya da birkaç kez Ankara’da Uğur Mumcu Vakfı’nda konferansa ya da derse giderdim o da Uğur Mumcu Vakfı’ndaki gazetecilik kursiyerlerinden biriydi o vesile ile tanıştık.

FB: Şimdi ne yapıyor eşin ne işle meşgul?

İS: O Dil Tarih Coğrafya Mezunu İspanyolca mezunu o şu an kabin elemanı.

FB: Mutlu musunuz evlilik güzel mi?

İS: (Gülüyor) Evet gayet iyi

FB: Ne güzel Allah mutlu etsin, daim olsun. Çocuk planlarınız var mı?

İS: Var ama şimdi değil işte şimdi pandemi günlerini yaşıyoruz. Pandemi biraz kontrol edilebilir olursa belki…

FB: İnşallah çocuk sahibi olduğunuzda önümüzdeki yıllarda önümüzdeki dönemde nasıl bir baba olmayı hayal ediyorsun? Çocuğunun eğitim hayatı ile ilgili, siyasi görüşleri ile dini görüşleri ile ilgili nasıl bir tutum içinde olursun müdahale eder misin yoksa özgür mü bırakırsın? Kafanda bir baba modeli var mı planladığın?

İS: Bilmiyorum ki hiç düşünmedim bunlar üzerine yani ben hiç bu aşamayı düşünecek kadar rahat olmadım. Yani şundan ötürü uzun yıllar muhabirlik yaptım haftanın altı günü günde 9 saat çalıştım günün geri kalanında son 3-4 yıldır akşamları televizyon programlarında geçirdim. Kalan günlerimi kitap yazarak geçirdim, konferansa giderek geçirdim, Türkiye’de benim kadar muhabir-gazeteci bağlamında Anadolu’yu gezmiş, konferans vermiş, kitap yazmış ve imzalamış kimse yoktur. Avrupa’da bile bazı şehirleri birkaç kere gezdim dolayısıyla bütün bu sürecim gazeteciliğe emek harcayarak ve bu doğrultuda çabalayarak geçti. Hiç “bir gün evlenir miyim, evlenirsem çocuğum olur mu, olursa nasıl yetiştiririm”  diye düşünmedim. Ama ben hiç kimsenin inancına, hiç kimsenin düşüncesine köklü bir müdahalede bulunmadım yani benim yanımda İstanbul’da kardeşim yetişti ben üniversitedeyken lise öğrencisi olan kardeşimi yanıma almıştım benim okuduğum gazeteleri, benim okuduğum kitapları okumuştur onun dışında bir dahlim olmamıştır.

FB: Röportajın sonunda sana birkaç kelime söyleyeceğim ve her birinin sendeki çağrışımını sadece bir kelime ile söylemeni isteyeceğim.

FB:                            İS:

AŞK:                          Heyecan

İNANÇ:                     Doğrultu

VATAN:                    Aidiyet

AİLE:                         Bağlılık

ÖZGÜRLÜK:             Nefes almak.

FB: Çok teşekkür ederim çok keyifli oldu deşifresi çok uzun sürecek ama olsun değer (Gülüyoruz) Çok güzel oldu hakikaten çok teşekkürler eşine çok selamlar sevgiler

İS: Teşekkür ederim zaman ayırdığın için sağ ol iyi akşamlar