Hani Antalya’da sansürü konuşacaktık?

Sinema yazarı Murat Tolga Şen, üstü Antalya sahillerinin kumuyla kapatılan sansürü soruşturuyor ve komiteye bir kez daha soruyor: hani, Antalya’da sansürü konuşacaktık?

Evet, Altın Portakal’a gittim. Ortada utanılacak bir şey yok, sansüre de ortak falan değilim. İşim gazetecilik, gerçeğin peşindeyim. Festivallere birilerini ya da organizasyonu yağlamaya değil, okurun gözü-kulağı olmak ve sektör insanlarının “sen yazmasan kimse yazmayacak” dediği meseleleri kaleme almak için gidiyorum.
 
Yine de sebebini açıklayayım; biletimi iptal ettirdiğim halde son dakikada SESAM başkanı Yılmaz Atadeniz ağabeyim telefonla arayıp “orada olmalısın Murat, durumu protesto etmeliyiz, meydanı boş bırakmamalıyız, Altın Portakal’a herkesten fazla sahip çıkmalıyız”. dediği için gittim. Gerçekten de bu işin sorumlularının konuya nasıl yaklaşacağını, ne yaparak festivalin namusunu kurtaracaklarını merak ediyordum.
 
Çünkü festivalden birkaç gün önce komite bir açıklama yapmış ve şöyle demişti:
 
“Hepimizin ve sinemamızın ortak çıkarı, bir tartışmaya tüm festivali kurban etmemektir. Karşılıklı suçlamalar ve ithamlar yerine, konuşup tartışarak çözemeyeceğimiz bir konu ve sorun olmadığı inancındayız. Meselenin tüm taraflarını 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivalimizi bir sinema bayramı biçiminde kutlamaya davet ediyoruz.”
 
Orada olan az sayıda basın mensubuyla buna inandık ve bekledik. Boşunaymış! Reyan Tuvi yüzünden bir kez aldatılmış hissetmiştim, bu da ikincisi oldu.
 
Son güne kadar, festival komitesinin yapacağı iddia edilen sansür açıklamasını bekledik. Hep bugün-yarın yapılacak denildi ama gördük ki sansür dediğin bir kokteyl tarifi imiş; bolca yasaklama yapıp arsızca sırıtışlar ekleyerek portakal suyuyla çırpınca o müthiş lezzete ulaşıyorsun.
 
Ben, ‘tescilsiz’ bir sinema yazarı olduğumdan,  mevcudiyetimle birilerinin sinirlerini bozmak için de orada olmayı tercih ettim. Tutumumda değişen bir şey yok, gerçeğin zehriyle donanmış yazılarıma Antalya’dan da devam ettim, bundan sonra da edeceğimden şüphe etmeyin. Destek ve moral veren, yalnız olmadığımı hissettiren herkese teşekkür ederim.

Sansür konusunda festivalden nemalanan birilerinden gelen savunma yazılarını, "ben onları tanırım, asla öyle bir şey yapmazlar" masallarını okumaktan/dinlemekten sıkıldım. Elif Dağdeviren, Alin Taşçıyan, Zeynep Özbatur Atakan ve Hülya Uçansu'ya bir kez daha soruyorum; sansür makinesinin çalıştır butonuna kim bastı? Sizlerden biri değilse, neden engel olmadınız ya da fark ettiğinizde itiraz etmediniz? Bizi bilgisiz olmakla suçluyorsunuz, Antalya'ya kadar geldik, neden bilgilendirmediniz?

İyi filmler vardı ama jüri ödülleri yanlış dağıttı!
 
Başlayalım Portakal’ın kabuklarını 51.kez soymaya… Yılmaz Erdoğan’ın Rixos’un kral dairesinde kaldığına dair belden aşağı vurulan durumlara kadar uzanan sansür tartışmalarının gölgesinde kalsa da, ulusal yarışma filmleri son yıllarda festivallerde izlediğim en başarılı seçkiden oluşuyordu ancak Yılmaz Erdoğan başkanlığındaki sinema cahili, hısım akraba kollayıcı jüri bir kez daha işi eline yüzüne bulaştırdı.
 
Jüri, Derviş Zaim gibi önemli bir yönetmenin elinden çıkan sorumluluk sahibi iyi bir film olan Balık’ı görmedi. En iyi erkek oyuncu ödülünü mutlaka alabilecek Bülent İnal dururken ödül Annemin Şarkısı’ndaki oldukça sıradan bir performansa gitti. Niye gittiği de belli… Yeni Türkiye’nin görmek istediği Kürt sineması tarifi var bu filmde… Bağımsız Amerikan sinemasının keşfi olan ama çoktan terk ettiği sıkıcı anlatım diline sahip Annemin Şarkısı filmi başka hiçbir jüriden bu ödülleri alamaz. Aziz Çapkurt arkadaşımdır, çok da iyi oyuncudur ama filmin başındaki iki dakikalık rol için kimseye ‘en iyi yardımcı erkek’ ödülü verilmez. Sivas gibi bir film dururken ‘en iyi ilk film’ ödülü bu filme gidemez. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku filmi, nefis teması ve etkileyici soundtrack’iyle kulaklara ziyafet çekerken ortam müziğinden fazlasını barındırmayan Annemin Şarkısı,  ‘en iyi müzik’ ödülünü alamaz. Umarım ileride dengbejler üzerine gerçek bir film yapılır.
 
En iyi Kadın oyuncu ödülü de Guruldayan Kalpler filmindeki rolüyle Algı Eke’nin hakkıydı ama Kuzu’nun ödülü bol olmalıydı, o da Nesrin Cavadzade’ye gitti, her ödülü böldüler, bunu bölmediler! Komediye gülünür ama önemsenmez, bu hep böyledir.
 
Gelelim en iyi yardımcı kadın oyuncuya… Yaşamın kıyısında filmindeki rolünü aynen taşıyan hatta karikatürleştiren Nursel Köse bu ödülü hak etmedi, ödül Balık’ın oyuncusu Mira Akay’ın olmalıydı. Bu kızın adını da bir yere yazın, geleceğin en önemli kadın oyuncularından biri olacak şüphesiz!
 
Bir de şu “en iyi film” seçilen Kuzu çevresinde dönecek tartışmalara dair bir şeyler yazmak istiyorum. Kuzu’nun senaristi ve yönetmeni Kutluğ Ataman’ın hesaplarla dolu siyasi fikirlerine asla katılmadım ancak Kuzu politik bir film değil, o yüzden burada sanatçıyı değil sanatı önemsemek zorundayız. Kuzu festivalin Sivas’la birlikte en iyi filmiydi. Benim gönlümden film ve yönetmen ödüllerinde Sivas geçiyordu ancak Kuzu’ya itiraz edemem. Sinemanın sanatını, yapanlar üzerinden değerlendirmek tehlikelidir. Bu sinemacının sansür övücülüğünü eserinden bağımsız olarak tartışmak zorundayız.

Ayrıca, elime geçen son bültende, "sonuçlar açıklanmadan önce basına sızmadı, bir Altın Portakal geleneği daha bozulmuş oldu" denerek Mustafa Akaydın'ın yaptığı festivallere çakılmış ancak üzgünüm! Biz basın sırasında otururken, 'en iyi film' ödülünün Kuzu'ya gittiğini biliyor, kendi aramızda konuşuyorduk. Bir Yekta Kopan'lık yapıp bunu tweetlemedik, sonuçların açıklanmasını bekledik ama sızan sızıyor, övünmek boşuna!
 
Türk sineması mı yoksa Türkiye sineması mı?
 
Yönetmen Ertem Göreç’in ödül vermek üzere sahneye çıktığında açtığı “Türk sineması mı Türkiye sineması” mı tartışmasına gelince… Keşke tek derdimiz bu olsa! İsteyen istediğini desin. Japonya, Fransa, Almanya, İngiltere, Amerika sineması demek yerine de Japon, Fransız, Alman, İngiliz, Amerikan sineması diyoruz. Çünkü bu tanımlar sinemanın erken zamanlarına ait, bunlara entelektüel hassasiyetler yükleneli çok olmadı. Politik doğruculuk açısından Türkiye sineması demek daha anlamlı ancak o zaman “Kürt sineması” tanımlamasını da sonlandırmak, bu filmleri Türkiye sinemasının içinde anmak gerekir. En azından Kürdistan kurulana kadar... Çünkü onlar Kürt film olduğunda geriye kalanlar da Türkiye değil Türk filmi oluyor. Çok net değil mi?

Sinema sanatı artık ülke sınırlarına sığmıyor, "bir Türk filmi" değil "bir Nuri Bilge Ceylan filmi" diyoruz. O yüzden ülke ya da milliyet ismiyle yapılacak bir tanımlama ancak istatiksel olarak geçerli olabilir, eseri tarif edemez. Alışkanlık ne yöndeyse öyle kullanabilir insanlar, tartışılacak çok önemli bir şey değil bu, hele de sansür belası başımızdayken!
 
MURAT TOLGA ŞEN
 
murattolga@gmail.com / twitter.com/murattolga