Günlük dizi kıvamında… Benim Hayatım seyircinin umurunda değil!

Benim Hayatım’da yeni bir hikâye yok. Seyircinin yıllarca izlediği sıradan ilişki-entrika dizilerinden biri üstelik iyisi de değil.

Star’ın yeni dizisi Benim Hayatım başladı. Dizide hayallerine kavuşmak için, ailesi ile birlikte İstanbul'a taşınan genç bir kızın hikayesi anlatılıyor.

Yapımcılığını BVB yapım'ın üstlendiği Benim Hayatım dizisinin senaryosunu Sadettin Tolan ile Ali Buhara Mete ikilisi yazıyor. Yönetmenliğini Orkun Çatak’ın yaptığı dizide başrolleri Nilsu Berfin Aktaş ve Genco Özak paylaşıyor. Arkada da geniş bir oyuncu kadrosu var, say say bitmez; Savaş Özdemir, Uğur Çavuşoğlu, Nilüfer Açıkalın, Ali Burak Ceylan, Aleyna Solaker, Öykü Çelik, Zeynep Kumral, Önder Açıkbaş, Koray Şahinbaş, Pelin Uluksar, Hira Koyuncuoğlu, Belgin Şimşek…

Künyeyi girdikten hemen sonra yazayım çünkü uzatmayacağım daha doğrusu bu dizi tam sayfa eleştiriyi hak etmiyor maalesef.  Benim Hayatım’ın, Pazar akşamlarında, Yargı’nın, Teşkilat’ın karşısında hiç şansı yok. Bunu da daha ilk bölümüyle gösterdi. Dizi Total’de 12. AB’de 17. Olabildi. Bu sezonun en düşük ilk bölüm izlenmesi… Peki, neden?

Benim Hayatım’da yeni bir hikâye yok. Seyircinin yıllarca izlediği sıradan ilişki-entrika dizilerinden biri üstelik iyisi de değil.

Dizinin temel sorunu oyuncu yönetimi. Gençleri geçtim yılların oyuncuları nasıl bu kadar kötü oynayabiliyorlar şaşırdım. Telenovela tadını yakalayabilmek için mahsus mu yapıyorlar anlamadım ama akıllara zarar, müsamere tadında oyunculuklar…

Hikâye daha ilk bölümden o kadar dallı budaklı ki. Bir bölüm olsun seyirciye fırsat vermemiş senaristler. Bırakın da karakterleri tanıyalım, duygularına yakınlaşalım. Labirentin ortasına atılmış biri gibi kalakaldım daha ilk 5-10 dakikada.

Başka da yazacak bir şey yok, Benim Hayatım günlük dizi kalitesinde yazılmış, çekilmiş, oynanmış, kurgulanmış bir iş. Hiç şansı olduğunu düşünmüyorum. Birkaç bölüm izleriz, sonra da dizi mezarlığındaki yerini alır.

Festival Sinemasının Kutsalları

Birileri, Birgün Gazetesi sinema yazarı Tuğçe Madayanti’ye Okul Traşı filmiyle ilgili attığı tweetler yüzünden saldırarak hesabının geçici olarak kısıtlanmasına yol açmış. Ortada sıkıntı yaratacak bir durum yok ama festival filmlerini sanatsal kıymetleri üzerinden tartışmak, hele de Twitter’da giderek güçleşiyor. Politika çoktan sinemanın önüne geçti.

Bir sinemacının başına gelecek en büyük talihsizlik, eserinin özgürce eleştirilememesidir. Okul Traşı’nın başına da bu gelirse çok üzülürüm.

Geçtiğimiz yıldan beri buna benzer birkaç şey yaşadım ve artık festival filmleriyle ilgili yazmamaya karar verdim. Korktuğumdan, çekindiğimden değil, hepi topu birkaç bin kişinin izlediği filmlerin hemencecik birilerinin kutsalı ya da sosyal medyadaki sahte politik doğrucu duruşuna döktüğü sosu olmasına katlanamıyorum. Festivali eleştirsem suç, filmleri eleştirsem suç. Gereksiz bir sürü düşmanlık… Üstelik ortada ülkenin kültür-sanatına sirayet edemeyen prematüre doğumlar varken. Twitter’da filmler üzerine tartışmaktan çok önce soğudum. Bu tartışmaları bir tımarhanede yapmayı tercih ederim.

Bakın çok açık yazıyorum; Bağımsız sinemamız, fon-festival desteği ve jüri takdiriyle giderek seyirciden uzaklaşan bir şımarıklıktan ibaret. Sineması kötü politikası güçlü filmleri baştacı ettiğimiz sürece de bu böyle sürecek. Ortalık ödül avcısı sinemacılarla dolu.

Bu yıl izlediğim onca filmi, birkaçı hariç izlemesem ne kaybederdim? Hiçbir şey! Bunlar ülkenin kültür hayatına ne kattı? Hiçbir şey! Seneye bu filmlerin %90’ını kimse hatırlamayacak.

O zaman harcanan bunca para ne için? Birileri kendi putlarını yaratıp tapınsınlar diye mi?

Sinema buna hizmet edemez. Tuğçe Madayanti’ye yapılan ayıptır.  

Şimdi beni de Okul Traşı’nı eleştiriyorum zannederler. Hayır, taş gibi film ama Okul Traşı gerçekten de yalnız bırakılmış bir film. Sol liberal entelijansiya, ne hikmetse proje başladığından bu yana bu filmi görmemeyi deniyor. Köprüde buluşmak bile istemediler ama film festivallerden ödüllerle döndükçe, izleyenler “bu yıl izlediğim en iyi bağımsız filmdi” dedikçe kıymetleniyor. Yönetmenle sağlam bir röportaj yapmış sinema yazarı da bu durumu işaretlerken ırkçı ilan ediliyor. Büyük saçmalık!

Üstelik Okul Traşı, Kürtler kadar Türklerin de filmi, dayak yiyerek okul bitiren devlet okulu çocuklarıyız biz. İzlemeye bile zahmet etmeyenlerin kimlik haşlaması yaparak korumasına da muhtaç değil.

Yazının sonunda bağımsız sinemacıları hepten silip atmış gibi davranmamak adına, izleyip bağrıma bastığım birkaç filmi yazıyorum; Ferit Karahan’ın Okul Traşı, Selman Nacar’ın İki Şafak Arasında, Necip Çağhan Özdemir’in Bembeyaz ve Sinan Sertel’in İçimdeki Kahraman filmleri…

MURAT TOLGA ŞEN

murattolga@gmail.com