Gardırop Atatürkçülüğünden, Banknot Atatürkçülüğüne!

Best FM Haber Müdürü ve Konuşan Türkiye programının başarılı sunucusu Ufuk Karcı, Sözcü yazarı Yılmaz Özdil'in 'Mustafa Kemal' kitabının 2 bin 500 TL'ye satılacak olmasını eleştirdi.

İlhan Selçuk’un 1966’da literatüre kazandırdığı bir tanımdır, “Gardırop Atatürkçülüğü.” O’na göre bazı kimseler, ihtiyaçlarını karşılama ölçüsünce Atatürk'ledir. Neticede O, kudreti sayesinde yalnızca kendi zamanındakileri değil, fani hayatından sonrakileri de doyuran bir kahramandır. Bu “Gardırop Atatürkçüleri” de uygun vakit ve zaman gelince, o, kudretli Atatürk kartını oynayarak, etkilenmesi gerekenleri hedefleyerek, para, şöhret, ayrıcalık gibi nefsani tüm zenginlikleri toplamasını bilenlerden olmuşlardır. Peki, bu bir takiye midir? TDK, takiyeyi “olduğundan farklı görünme ve gizlenme” olarak açıklar. Ancak burada bir saklanmadan çok, kazanç elde etmeyi görüyoruz. O zaman, “Gardırop Atatürkçülüğü”nün tam karşılığı ne olabilir? Çıkar!

Günümüz yazarlarının en geçer akçesi, hitap ettikleri kitlenin bam teline dokunmaktır. Böylelikle, kazançlarının vicdani vergilenmesi aklanmış olur. Mesela, dini bir yapılanmaya mensup olan yazarın, peygamber hayatından veya evliya hatıratından elde edebileceği kazanç, neredeyse sonsuzdur. Buralardaki zenginleşme akımı, o kadar güçlü olur ki; yazılan kltaplar zamanla yerini, ibadet esnasında kullanılacak araç gereçten; ahirete irtihalde ihtiyaç duyulacak nesnelere kadar, geniş bir yelpazeye bırakır. Karşılığında ödenen ise elbette ki, Lidyalıların dünyaya musallat ettiği paradır. Pek de ahiretlik değildir.. 

Tarihi şahıslar hakkında yazılan kitaplar da yazarın, hitap edip beslendiği grupların düşüncelerine göre değişiklik arz eder. Örneğin, İnkılap tarihimizin kurucularından hazzetmeyen bir yapılanma söğüşlenecek ise, yazar, daha ziyade Osmanlı hayatına ileri düzeyde övgüler içeren hamasi cümleler ile eserine dalar. İşte içeriği, bu denli kahramanlık hikayeleri barındıran bir yapıt ele almak da, o kadar metah sahibi olmak anlamına gelir. İnkılap tarihinden beslenen ve O’nun öncesini pek dikkate almayan bir yazar ise en çok kurucu lidere atfeder metiyelerini. 

Tarihi bir okuma veya yazma işleminde birincil ve ikincil kaynaklar ayrımı vardır. Örneğin; Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ni bilmeyenler yoktur. Çelebi, birincil kaynak mıdır? “Duyduklarını nakşettiği yerlerde hayır, gördüklerini yazdığı yerlerde evet” ifadesi burada doğru olacaktır.  Veya Falih Rıfkı Atay’ın Çankayası, yazarın Atatürk ile aynı dönemi yaşaması itibari ile birincil, ayrıca Atatürk hakkında başkalarından duyduklarını da nakletmesi itibari ile ikincil bir vaziyet alabilir. Ancak, doğumu, Atatürk’ten çok sonraya gelen bir kimsenin yazdıklarının ise hiç bir şekilde birincil kaynak hüvviyeti kazanamayacağı açıktır. 

Koleksiyonerler için uygulanan özel üretimler bile, ilgili eserin daha çok ticari amaç güden bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmez. Tabi koleksiyonerler, birincil kaynağı tercih etme gerekliliğini düşünmemişler ise.. 

1966’dan günümüze bir çok şey değişti. İnsanların giyiminden, yediklerine; barındıklarından, binip-indiklerine kadar.. Dolayısı ile bir çok tanım da zamanla kayboldu veya dönüşüme uğradı. Nitekim, İlhan Selçuk zamanında var olan “Gardırop Atatürkçüleri” günümüze yerini, “Banknot Atatürkçüleri”ne bırakmış gibi oldu.

 “Kazanç, bağış olarak kullanılacak. Burada kar güdülmüyor” diyenlere hatırlatmak isterim. Anadoluda bir söz vardır; “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” Nitekim, çok da uzak olmayan geçmişimizde bir sanatçımız, “Dombıra” isimli şarkıyı, siyasi bir marş haline getirmiş ve bunu hiçbir ücret karşılığı gütmeden, yalnızca sevgi göstergesi olarak hediye etmişti. İşte bu tavır, kendisine, belediyelerin onlarca konserinden; milletvekkiliğine kadar uzanan muazzam bir yolun kapılarını ardına kadar açan reklam çalışması oluvermedi mi?