Buluşmalar
18 Haz 2010 09:51 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 11:23

''DAVUTOĞLU YAZISININ ŞİDDETİ, BU YAZIYI YAZMA İHTİYACIMIN ŞİDDETİ ORANINDAYDI!''

Akif Beki, Davutoğlu yazısından sonra ilk ve son kez Ahmet Tulgar'a konuştu. İşte bomba gibi açıklamalarla soluksuz okuyacağınız bir röportaj!

''DAVUTOĞLU YAZISININ ŞİDDETİ, BU YAZIYI YAZMA İHTİYACIMIN ŞİDDETİ ORANINDAYDI!''


Akif Beki, muhafazakâr-İslamcı siyasetin 80 sonrası yükseliş döneminin ikinci kuşak entelektüellerinden. 80’lerin ikinci yarısının Zaman Gazetesi’nin özellikle kültür-sanat sayfalarından geniş bir okur kitlesine açılan ve İslami bakış açısı ile sol referansların eklemlenmesi ile oluşan söylemleriyle dikkat çeken ilk kuşaktan farklı olarak bu ikinciler, İslami siyasetin yanı sıra Batı’nın liberal-yeni muhafazakâr değerlerini benimsediler ve konjonktür ile kişisel yeteneklerinin çakışması sonucu düzenin kazananlarından oldular. Mustafa Karaalioğlu ve bu çevreden müstafi Ahmet Hakan Coşkun’u da bu kuşaktan sayarım ben.

Akif Beki 39 yaşında ve genç yaşta başladığı 20 yıllık meslek hayatını şimdiden parlak bir kariyere dönüştürmüş durumda. 2005’te Başbakan Erdoğan’ın Basın Başdanışmanı olmak için ara verdiği gazeteciliğe döndüğünde Kanal 24’ün genel yayın yönetmenliği ve Radikal Gazetesi köşe yazarlığı onu bekliyordu. Ama medyanın ona bu davetkâr yaklaşımında Başbakan’ın aurasında oluşundan çok kişisel yeteneklerinin ve birikiminin etkili olduğu kanaatindeyim ben.

Yakından tanıyınca onun bu mesleği ne kadar sevdiği ve ne kadar çok çalıştığı anlaşılıyor.

Sonra iyi ve gözünün içi gülen adamlardan o.

Ve cesur, açık, net.

Neyse o. "Yandaşsam yandaşım" diyecek kadar. Bunun kuramını yapacak kadar.

Bu arada bir not, gerçi söyleşinin sonunda bunu Akif Beki de özellikle vurguladı meslektaşlarımız kırılmasın, gücenmesin diye, yani maruzatımız şudur ki, biz bu söyleşi için pazar günü telefonlaştık, ben pazartesi Brüksel’e gidiyordum Uluslararası Gazeteciler Federasyonu toplantısı için, dönüşte yapacaktık söyleşiyi, ama pazartesi sabahı saat 6’da Akif Beki’nin Davutoğlu ile ilgili yazısını okudum havaalanında ve direkt THY bilet satış gişesine gidip Türkiye’ye dönüşümü bir gün öne çektim. Budur.

- Söyleşi öncesi seni taraflılıkla, hatta ’partililik’le suçlayanları konuşurken, "ben buyken, daha Ak Parti yoktu" dedin. Senin bu muhafazakârlık, muhafazakâr siyaset işlerine girişin nasıl oldu? 

Siyasete ilgim gözlemci olarak vardı hep. Üniversiteye başladığımda zaten gazeteciydim, muhabirdim. Muhafazakâr bir çevreden, aileden geliyorum ben. Fakat aktif siyaset hiç aklımdan geçmedi. Gazeteciliğe, muhabirliğe çok erken başlamıştım. Siyasi muhabir olarak başladım ve hatta CHP’yi izliyordum. Muhabirlikte ilk işim odur. İstanbul’da CHP’yi izliyordum. Sonra hayat gelişti, televizyonculuk yapmaya başladım, başka bir takım gazetelere geçtim. 

- İyi oluyor böyle. Paralel olarak gazeteciliğe nasıl başladığını da anlatıyorsun. Burası da sorunlu çünkü. Senin hâlâ Başbakan’ın basın danışmanlığı sonrasında gazeteciliğe başladığını, ya da en azından parladığını sanıyor birçok kişi. 

Evet. Maalesef. Sekiz medya kuruluşunda çalıştım şimdiye kadar. Ve 2005’te, bunu biliyorsunuz zaten, Başbakan sözcüsü olarak göreve başladım Başbakanlık’ta. 3,5 yıl sürdü o. Ondan sonra da tekrar mesleğe döndüm Radikal Gazetesi’nde. 

- Televizyonculuğa başlarken, fiziğin ve ses tonunun da etkisi olmuştur, değil mi? 

Evet. Olmuştur. Ben 95 yılında Turkish Daily News’da çalışırken, ya da 96, Kanal 7’de haftalık bir program yapmaya başladım. Haber-araştırma programı, hazırlayıp sundum. İki yıl kadar sürdü o. Sonra da Washington’a gittim. 97 ortasıydı galiba o. Ya da 98’e doğru. Ondan önce de Flash TV’de kısa bir dönem bir televizyonculuk tecrübem oldu. Washington’da 3 yıl kaldım. Sonra Kanal 7’nin Ankara Temsilcisi oldum. Beş yıl yaptım o işi. 

- Siyasi tavrına dönersek... 

Benim nerede, ne yanda durduğum belli. Yani bu beş yıl evvel, 10 yıl evvel başlamış bir şey değil. Bu hükümetten evvel de, ondan önceki hükümet zamanında da temel yaklaşımım, liberal demokrasiden yanayım, buydu. Ve o tavrım da çok açık. Türkiye’yi dışa açan, serbest piyasa ekonomisinden yana siyasi hareketleri hep kendime daha yakın buldum. Yani Özal’ın ANAP’ı daha önce kendime en yakın bulduğum siyasi çizgiydi. 

"Bana yandaş diyenler partiiçi siyaset yapıyor" 

- 80’li yılların ikinci yarısında Zaman Gazetesi’nin bir tarzı oluşmuştu. Daha sonra değişti ama o zaman entelektüalizme önem veren, sol referansları da olan bir gazeteydi ve burada bir muhafazakâr gazeteci kuşağı yetişti. Bir de böyle bir sonraki kuşak, belki sen şimdi Özal diyorsun ya, Özal’ın etkisiyle yetişmiş sen, Mustafa Karaalioğlu, belki Ahmet Hakan, genç dönem Ahmet Hakan gibi gazeteciler kuşağı ve sizler kazananlar oldunuz. Öyle mi? 

Şu doğru. Medyada bugün hala genetik olarak hakim olan unsur Cumhuriyet ekolüdür. Zaman Gazetesi de bir okul işlevi gördü. Bu bahsettiğin jeneresyonda onun ciddi etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Bu medyaya mesafeli davrananların sektöre girmesine katkı yaptı, doğru. Bizim medyamızda Cumhuriyet etkisidir o, Cumhuriyet Gazetesi etkisi, mesela CHP’ye yakın olmak, CHP’li olmak, CHP rozeti takmak yakaya, hatta CHP’de aktif siyaset yapmak, CHP kongresinde sandalyeye çıkıp alkış tutmak, genel başkanlığa kadar yükselmek, sonra bu mesleğe dönmeye, hatta bunları yaparken gazetecilik icra etmeye engel teşkil etmiyor. Genel önkabul bu. Onun dışındakiler sapma, onun dışında bir siyasi çizgiye yakınlık, herhangi bir siyasi çizgiyle görüşlerin örtüşmesi gazetecilik etiğine aykırı bulunuyor. Niye böyle? Çünkü dediğim gibi, bu anlayış Cumhuriyet Gazetesi’nin gazetecilik anlayışıdır ve ’mainstream’ dediğimiz anaakım medyada da hakim olan anlayış budur. Bunun değişmesi kaçınılmazdı ve yavaş yavaş da değişiyor. Başkalarına sürekli yandaş diyen, her türlü yaftayı yapıştırmakta beis görmeyenler kendileri partiiçi siyaset yapıyor. 

- Aslında bu ’yandaş’ lafı çok problemli söyleyenlere bakıldığında. Yani iktidardan yana olmaksa, dünyanın hiçbir ülkesinde tek iktidar hükümetler değil, egemen sınıflar, finans çevreleri iktidar değil mi, hele Türkiye’de hangi hükümet tek başına iktidar oluyor, askeri vesayet ne güne duruyor, yargı ya da, militan yargı? Bunlardan yana, bu iktidarların yandaşı, senelerdir yandaşlığını yapanlar şimdi Ak Parti’ye yakın gazeteleri yandaşlıkla suçluyor. Öyle değil mi? 

Ben buna dair birkaç yazı da yazdım. ’Şeffaf yandaşlık’ artık yeni dönem, küresel medyada da hakim olmaya başlayacak diye yazdım, çünkü dürüstlük içeriyor. Herkesin durduğu bir yer var, herkes bir yana düşüyor, yani başkasına yandaş derken de bir yanda durarak söylüyorsun bunu. Hal öyleyken, bu ikiyüzlülük, yani tarafsızlık ikiyüzlülüğün maskesi, yani tarafsızlık maskesi altında bu ikiyüzlülük içinde, işte "o yandaş ama ben objektifim" diye hayatını sürdüregelmiş bir meslek kuşağı var. Zaten o kuşağın da artık miadını doldurmaya başladığını düşünüyorum ben. Hayatın doğal akışı içinde bir devir teslim olacak. Yani giderek yeni bir anlayış, yeni bir kuşakla beraber oturacak bu bizim medyamızda da. Şimdi Avrupa basınından örnekler verdim, İngiltere’de seçime gidilirken işte gazeteler pozisyonlarını deklare ediyorlar, başyazılar yayımlanıyor, "14 yıldır İşçi Partisi’ni destekliyorduk, ama bir oyumuz olsa, sandığa gidip gazete olarak oy kullanabilsek, oyumuzu Liberal Demokratlar’a verecektik", hatta "İşçi Partisi’nden dönüp Muhafazakârlar’a verecektik" diyenler var. Şimdi onlar da referans gazeteleri, bunu söyleyen İngiliz gazeteleri, The Guardian mesela, referans kabul edilen gazeteler, kimse onların gazeteciliklerini filan tartışmaz. Bu tavır niye kabul görüyor, itibar sarsıcı bir yandaşlık haline dönüşmüyor insanların algısında? Çünkü dürüstlük var. Bir tesettürlü yandaşlık var, tarafsızlık maskesi altında, yüzüne tarafsızlık peçesi takan, ama dibine kadar yandaş bir gazetecilik anlayışı var. Bu ikiyüzlülük. Bir ürün veriyorsun tarafsız diye ama tamamen yandaşlık kalıplarıyla hazırlanmış bir ürün o ve tüketiciyi, okurunu aldatıyorsun orada. Ama diğerinde dürüstlük var, diyorsun ki "Benim malım bu, ürünüm bu", isteyen onu alıyor, isteyen almıyor, alan da onu bilerek alıyor. Dolayısıyla aslolan şeffaf yandaşlıktır, Türkiye’de de ona gidilecek. Bir de bu ’yandaşfobi" dediğim şey, sürekli başkasını yandaşlıkla suçlayan anlayış, bastırılmış yandaşlığın dışavurumudur. 

- Kaç yaşındasın Akif? 

39 yaşındayım. 

- Kaç senedir gazetecisin? 

20 senedir. Tam 20 senedir gazeteciyim. 

- Muhafazakâr genç gazetecilerin milatları Ak Parti iktidarı ile başlatılıyor ya, bu nedenle sordum. Bu adaletsizlik değil mi? Yani sizlere ’nereden çıktı bunlar?’ diye bakılması. 

Evet, ’nereden türedi bunlar?’ diye. 

- Çünkü sizlerin gazeteciliğe başladığı gazeteleri okumuyorlardı. Bilselerdi neler olacağını. 

Ben onların okuduğu gazetelere de yazdım. Ben Yeni Yüzyıl’da da yazılar yazdım. İsmet Berkan ile tanışıklığımız Başbakanlık danışmanlığından sonra Radikal’e geçmemde etkili olmuştur. Yeni Yüzyıl’a yazdıklarımı sonra kitap yaptım. Sosyolojik çalışmalardı tarikat, cemaat vesaire meseleleriyle ilgili, 95 yılından bahsediyoruz. 

"Başbakanlık’taki uygulamalarımdan pişman değilim" 

- Başbakanlık danışmanlığını niye bıraktın?
 

Eh, 3,5 yıl yaptım. Ben memuriyette gelecek hiç beklemedim, hayatım boyunca da memuriyet düşünmedim, siyaset de düşünmedim. Bana uygun bir iş değil. İlk başladığım zaman Ankara’daki bütün muhabir arkadaşlar bunun arkasından siyasetle devam edeceğim kanaatindeydi. Ankara’daki bütün Başbakanlık muhabiri arkadaşlar da bilir ki, ben ilk günden "hayır, ben bu işi bir süre yapıp geri döneceğim" dedim. Neden bunun bir türlü kabullenilemediğini anlamıyorum. 

- Başbakan’ın basın danışmanlığını yaparken meslektaşlardan epey tepki aldın, düşman kazandın ama uygulamalarınla? 

Ben Washington’da gazetecilik yaptım. Orada işlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Ben Başbakanlığa akreditasyon sistemini getirdim. Doğru bildiğinizi yapmanız zor. Hikâye şundan başladı. Bir sistem yoktu Başbakanlık’ta. Gazeteciler istedikleri gibi girip çıkıyorlardı. O zaman benim verdiğim örnek şuydu: Tarım Kredi Kooperatifleri’ne Bahçelievler’deki girerseniz, kimlik soruyorlar, kiminle randevunuz olduğunu soruyorlar, onaylanırsa içeri alıyorlar. Başbakanlığa bu sistemi getirmek olay oldu. Siz Tapu Kadastro İl Müdürlüğü’ne bile giremeyeceğiniz rahatlıkla, "gazeteciyim" diye Başbakanlığa girmeyi düşünebilir misiniz? Buranın mutfağı var, mahremiyeti var, vesaire. Benim o dönemki görevim Başbakanlık’tan bilgi sızmasını engellemekti. Benim yaptığım iş bunu yapmayı gerektiriyordu, yani ’engellemek’ derken, onun mekanizmalarını kurmak, sızıntıların arkasından gitmek, işte kaynaklarını bulmaktır. Gazetecinin işi de bilgi sızdırmaktır. "Arkadaşlar sizin işiniz bilgi sızdırmak, benim işim de bunu engellemektir, bundan dolayı benden şikayet etmeyin" dedim, bu olay oldu mesela. "Unuttun mu gazeteciliği?" falan dediler. İyi ama, orası gazetecilik değil ki. Orada başka bir iş yapıyorum, o işin hakkını vermeye çalıştım. Herhangi bir pişmanlığım yok. 

- Neden Hürriyet, Milliyet değil de Radikal, madem Doğan Grubu? 

İsmet Berkan ile dostluk. 

"Başbakanlık aurası olmasaydı ne olurdu, bilemiyorum" 

- Başbakanlık danışmanlığından sonra Radikal’e geçince, tam da o sırada hükümet - Doğan Grubu çatışması sürüyor, hepimiz "Hah işte, hükümet ile Doğan Grubu barışıyor" dedik. Buna ne diyorsun? 

Bana ayrıldığım gün sağdan sola, birkaç istisna hariç, hemen her gazeteden teklif geldi. Bana CNNTürk’ten de teklif geldi. Ben tercihimi bu yönde kullandım. O teklifleri getirenler de bugün sağ. 

- Doğan Grubu’nda sana karşı bir sevgisizlik hissettiğin oluyor mu? 

Allah var. Böyle bir sevgisizlik hissetmedim. 

- Sonra o hükümetçe Al Capone benzetmesi yapıldığında Doğan Grubu’na verilen vergi cezaları ile ilgili olarak, sen de bu konuda, bu benzetmeyi açıklayan, savunan bir yazı yazdığında, ne oldu? 

Bana yansıtılmış bir hoşnutsuzluk olmadı. 

- Peki, Başbakanlık Başdanışmanlığı aurası olmasa da böyle tehlikeli bir benzetmeye ilişkin bir yazı yazabilir miydin, yani kolaylıkla Doğan Grubu’nun Al Capone’un çetesine benzetildiği şeklinde anlaşılacak bir benzetmeye ilişkin, benzetmeyi yapanlardan yana bir yazı? 

Bilemiyorum ama ben bugüne kadar Kanal 7’de de, Daily News’da da, Yeni Yüzyıl’da da, Başbakanlık’ta da doğru bildiğimi yapmaya çalıştım. Yazabilir miydim, o zaman tavır ne olurdu, bilmiyorum. Yani senin tabirinle ’Başbakanlık aurası’ olmasaydı üzerimde, neyle karşılaşırdım, ne olurdu, yaşamadığım için bilemiyorum. Fakat hakkı da teslim etmem lazım, ne Aydın beyden ne aile fertlerinden, yani patronajdan, patron katından, ne de gazete yönetiminden hiçbir hoşgörüsüzlük görmedim yazılarımla ilgili. 

- Ahmet Hakan biraz böyle kıdemli yatılı okul abisi tavrı mı yaptı sana sen Doğan Grubu’na gelince? 

Psikoloji eğitimi almadım. Onun için böyle psikanalitik bir analize giremem. Çeşitli şekillerde yorumlanabilir o. Ben üzerine fazla konuşmayı da doğru bulmam. Birkaç yazı yadım. 

- Ve çok ağır yazılardı. 

Mecbur kaldım, yazdım onları. Çünkü öteki türlüsü de yanlış anlaşılacaktı. Yani tamamen görmezden gelmek, duymazdan gelmek benim tercih edeceğim tavır olurdu, fakat o zaman da başka, benim kendime yakıştıramayacağım bir resmin içine düşmüş olurdum. Resim ortada. Durum kendini anlatıyor zaten. Senin çıkardığın sonuçlara, yaptığın okumaya bakıyorum, zaten fotoğraf ortada, nasıl okunacağını ortaya koyuyor, bağırıyor zaten fotoğraf. 

- Şöyle sorayım, kimi arkadaşlarınızın değişimini nasıl değerlendiriyorsun? 

Ben özgürlükçü bir toplumda yaşamak istiyorum. Herkes birgün bir taraftayken sonra başka bir tarafa geçebilir. Nereye döneceği insanların kendilerinin bileceği iş. Ama bu dönme sürecinin tezahürlerini, üslubunu eleştirebiliriz. Yazı tarzını. Benim sevdiğim bir tarz, üslup değil bu. Sadece onun için söylemiyorum, genel olarak söylüyorum. Ama herkes kendi kariyerini nasıl oluşturacağı konusunda kendisi karar verir. 

"Davutoğlu ile ilgili görüşlerimi çok kişi paylaşıyormuş" 

- Gelelim Ahmet Davutoğlu’na. Pazartesi günkü yazından sonra aradı mı seni? 

Hayır, doğrudan bir tepki almadım. 

- Ne hissetmiştir? Canı yanmış mıdır? 

Can yakmak kastıyla yazmadım. 

- Ama can yakıcıydı. 

Can yakmak kastıyla yazmadım. Bunun söylenmesi gerektiğini düşündüm. Yani bir şeyin söylenmesi gerekiyorsa, birileri çıksın bunu söylesin diye beklemek bana abes gelir. O zaman zaten bu işi yapmamak gerekir. Bu işi yaptığıma göre ve ortada da söylenmesi gereken bir şeyler olduğu gerçeği varsa, onu en evvel ben söylemek isterim. Yazdıklarım benim söz söyleme ihtiyacı duyduğum konular. Orada da bir şey söyleme ihtiyacı duydum ve durumun, yani bu ihtiyacın ağırlığına denk bir yazı olmalıydı bu. Bu ihtiyaç ne denli şiddetliyse, yazı da o şiddette olmalıydı. Yoksa kırmak, üzmek, can yakmak değildi istediğim. 



- Ertesi gün Eyüp Can senden etkilenerek mi yazdı o yazıyı? 

Eyüp’le konuşmadım o konuyu. Bilemiyorum. 

- Ama şöyle bir şey oldu: Yani önce sen sanki nasıl zamanında Başbakan’a belli konularda yapılan hatalara, yani hükümetin kamuoyunda algılanışına ilişkin nasıl fikir veriyorduysan, şimdi yine bunu sütunundan yaptığın ve bir hataya işaret ediyormuşsun gibi bir anlam çıktı senin bu yazıyı yazmış olmandan. Ama ertesi gün Eyüp Can da yazınca, sanki dış politikada geri adım atılacak, manevra yapacak hükümet, bu yapılırken de Davutoğlu harcanacak yolunda yorumlar oldu. Ne diyorsun? 

Davutoğlu konusunda ben böyle bir öngörüye sahip değilim. Bunun hükümetin karar mekanizmalarıyla bir ilgisi yok. Ne Eyüp Can’ın yazısının ne benim yazımın ilgisi olamaz. Kendimden biliyorum. Eyüp Can’dan evvel benim ilgim olur. Yani geçmişim, daha evvel yaptığım iş, vesaire sebebiyle. Böyle bir şeyi, yani resmin dışına çıkıp bakmaya çalışıyorum, böyle mi görünüyor resim diye, şimdi bir şey söyleyeyim, ben ayrılalı 1,5 yıl oldu, şöyle bir şey diyorlar, "Yahu, hiç mi yanlış bulduğun bir şey yok hükümetle ilgili, söylemiyorsun" diyorlar. Ben daha önce de bakanları, hükümet politikalarını eleştirdim. Onlar da duruyor arşivlerde. Onlar nezaketle yapıldığı için eleştiriden sayılmadı. Ben sayın Başbakan ile 2 ayı geçiyor 5 dakika sohbet imkanı bulamayalı. Belki 2 ayı da geçti. Bu yazı ile ilgili kanaatini de bilmiyorum. Öngörüm bir bakanının kim olursa olsun biraz sert sayılabilecek bir dille eleştirilmesindan hoşnut olmaz. Bu benim öngörüm. Ama aynı zamanda tarzı herkesin malumu. Başbakan sahiplenir ekibini, kadrosunu. Bunun aksi bir tavır da beklenmesin. Yani bu yazıdan yola çıkarak, bu konuda düşünce geliştirenlere söylüyorum, kimse buradan böyle okumaya varmasın. 

- Bu yazının hükümetin dış politikasından hoşnutsuz olanlar tarafından istismar edilebileceğinin farkında mıydın yazarken? 

Elbette. Ama ben bu saiklerle hareket edemem, ben bir gazeteciyim. Daha önce de sayın Cumhurbaşkanı ile ilgili bir yazı yazdım. O yazıdan da sayın Cumhurbaşkanı ve sayın Başbakan’ın ilişkisi konusunda sonuçlar çıkarmaya çalıştılar. Yani bunu söyleyen benim. Benim görüşümü yansıtıyor bu. Ayrıca Dışişleri Bakanı ile ilgili görüşlerimin bu kadar geniş bir çevrede paylaşıldığını da bilmiyordum. Aldığım tepkiler ekseriya olumlu tepkiler. 

- Evet, Beyaz Türkler’i sevindirdiniz. 

Ben hükümetin dış politikasını hakkaten çok doğru buluyorum. Ve bunu söylemekten de yüksenmem. Fakat popülizm kokusu aldım. Ve bu genel doğrultunun doğruluğunu ve sağlıklı yürümesini olumsuz etkileyecek, gölgeleyecek ölçüye vardığı kanaatindeydim, öyle bir kanaat oluşmuştu bende, onun için böyle bir uyarı yazısı yazdım. 

- Ertuğrul Özkök kutladı seni bu yazı sebebiyle. Bu da senin için yazının neden olabilecekleri konusunda bir uyarı olmadı mı, yani Özkök’ün bu kadar beğenmesi yazını? 

Ertuğrul Özkök ile hemfikir olmadığımız pek çok konu var, ama bir yerde fikirlerimiz çakıştığında Ertuğrul Özkök de benimle aynı düşünüyor diye üzülmedim. Ertuğrul Özkök ile bir arkadaşlık hukukumuz da var. Bu arkadaşlık hukukuna rağmen hemfikir olmadığımız konular da var ve konuştuğumuzda aynı görüşleri paylaşmadığımızı birbirimizin yüzüne söyleriz. Yani önceki soruya ilişkin şunu söyleyeyim, ben bir gazeteciyim ve yazdıklarım benim görüşlerim, bana "hükümetin hiç mi yanlışı yok, niye yazmıyorsun" diyenler yazdığımda, "hayır, sen bunu yazamazsın, sen yazarsan başka anlaşılır" diyorlar. Büyük bir çelişki bu. 

- Çok çalışıyorsun. Bu kadar çok işten sonra neyle rahatlıyorsun? 

Benim bir sosyal çevrem var. Bir muhitim var. Bir arkadaş çevrem var. Ben de sosyalleşiyorum. Sosyal hayatım var. Sinemaya da gidiyorum, müzik de dinliyorum, arkadaşlarımla yemek de yiyorum. Bildiğin, hayatın herkese sağladığı imkanlardan ben de kendimce istifade ediyorum. 

- Fasıl geceleri ya da Nişantaşı ya da Cihangir? 

Ben eskiden beri, bu yeni bir durum değil, bu saydığın muhitlere eskiden beri gidip gelirim, takıldığım mekanlar var, fasıla da giderim, müdavimi değilim, her mahalleden arkadaşlarım var. Ama bunları kimlik edinmek acınası bir durum. 

- Bitirelim mi? 

Bir ricam olacak. Bu röportaj o yazı yayımlanmadan önce kararlaştırılmıştı. Geçen hafta, bu yazı henüz gündemde değilken, yazılmamışken söz verdiğim için, bu yazı konusunda konuşma niyetim olmadığı halde ve hiçbir yere de konuşmadığım halde, söz verdiğim için, bu mülakatı gerçekleştirdik. Bunu böyle benim söylediğim gibi yazarsan sevinirim. 


RÖPORTAJ: AHMET TULGAR ahtulgar@gmail.com

FOTOĞRAFLAR: CELAL YILDIZ celalyildiz@gmail.com