Gündem
03 Şub 2009 19:16 Son Güncelleme: 19 Kas 2018 13:31

ÇETİN ALTAN'A BÜYÜK ÖDÜL!.. BABALARI ÖDÜL ALIRKEN OĞULLARI NE YAZDI?...

Çetin Altan'a Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi. Peki oğulları Mehmet ve Ahmet Altan ödülün ardından neler yazdı?

ÇETİN ALTAN'A BÜYÜK ÖDÜL!.. BABALARI ÖDÜL ALIRKEN OĞULLARI NE YAZDI?...


AHMET ALTAN'IN TARAFTAKİ YAZISI

Çetin Altan ve başbakan

Talih bazen, insanı kuşkulandıracak kadar iyi davranır birine.

"Ben bunu hak ediyor muyum" diye sorarsın kendine.

Bu çağın en büyük yazarlarından birinin, Çetin Altan'ın oğluyum ben.

Ve hep "ben bunu hak ediyor muyum" diye sorarım.

Bu "armağanı" hak edebilmek için uğraşırım.

Talihe olan borcumu ödeyebilmek için tek yapabildiğim, babamın yürüdüğü yolda, onunki kadar parlak, güçlü, etkili adımlarla olmasa da yürümeye çabalamaktır.

Önceki akşam babamı Aya İrini'nin sahnesinde izledim.

Sanem'in deyimiyle, "seksen yaşında biri olarak çıktı sahneye ve kırk yaşında biri olarak indi."

Yaşlılık, onun hınzır ruhunun üstüne örttüğü ince bir harmaniye gibidir, yazmaya ya da konuşmaya başladığında, beni her zaman çok şaşırtan zekâsının rüzgârı, önce hafif hafif kıpırdatır o örtüyü, sonra iyice sallamaya başlar, sonunda o harmaniye uçar gider ve ortaya genç bir adam çıkar.

Öylesine gençtir ki onun o hali, onun yanında küçük bir kedi yavrusu gibi duran ben, kendimi yaşlı bir adam gibi hissedip, onu "oğlum" gibi görmeye başlarım.

Kendinden yaşlı olan "oğluna" hayran bir "baba" olur çıkarım.

Bakmayın böyle yazdığıma, elbette böyle şeyler söyleyemem ona, nerde bende babama "seni oğlum gibi görüyorum bazen" diyecek cesaret, ben babamdan korkarım.

Bir şey söylemesine gerek yok, gözlerinde belirecek küçücük bir "bunu beğenmedim" ifadesi beni derinden sarsmaya yeter. Garip bir ilişkidir çünkü bu.

O benim babam ama o Çetin Altan.

Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.

Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.

"Yazıya ihanet etme," dedi, "bu ihanetlerin en büyüğüdür."

Bir yazarı izleyerek büyüdüm.

Yazarlar, yüz binlerce, milyonlarca insanın dikkatini çeken büyük bir ışık gibidirler, o ışığı onların içinde yanan nasıl bir ateşin yarattığına tanık oldum.

O ateş, milyonları ısıtıp aydınlatırken yazarın kendini de yakar.

Bir yazar olabilmek için bazen bir yaşamdan vazgeçmek gerekir.

Kendimi bildim bileli onun yazılarını okurum, birçok yazısını ezbere bilirim, birçok yazısı bana hayatta nasıl durulması gerektiğini öğretmiştir, başkalarına öğrettiği gibi.

Ama ben o yazılardan başka şeyler de gördüm.

Cebinde sadece elli kuruş varken gazeteden nasıl istifa ettiğini gördüm.

Her sabah tek başına evden çıkıp mahkemelere gittiğini gördüm.

Bir şafak vakti, darbecilerin polisleri onu almaya geldiklerinde, onlara nasıl gülerek, "ben hazırlanırken bir kahve için beyler" dediğini gördüm.

Bir hapishanenin parmaklıkları arasında nasıl yaralı bir aslan gibi durduğunu gördüm.

İlk torununun yüzüne ilk kez demir bir kafesin arkasından bakarken yüzünde beliren gülümsemeyi gördüm.

Yeryüzündeki bütün yazarlar gibi yazar olmanın tek kişilik çilesini çekerken, bu ülkede yazar olmanın getirdiği belaları nasıl sırtlandığını da gördüm.

Meclis'te onu linç etmeye kalktıklarında eve, yüzlerce adamın alçakça çiğnediği mosmor vücuduyla döndüğünü gördüm.

Ben Taksim Meydanı'nda onun elli bin kişiyi bir sözüyle güldürüp, bir sözüyle ayağa kaldırdığını gördüm.

Sıkıyönetim mahkemelerinde savunmasını yaparken, onun sözlerinden korkan askerî yargıçların nöbetçilere "susturun onu" diye nasıl bağırdıklarını gördüm.

Doğru bildiğini söyleyebilmek için bütün taraftarlarını ve dostlarını kaybetmeyi göze aldığını gördüm.

Ben onun, bugün ikisi de başka diyarlara uçmuş olan annesiyle karısına sövdüklerinde nasıl yumruklarını sıktığını gördüm.

Ben onu gördüm.

Ben onu her yerde gördüm.

Ben sadece "baba" dediğim bir adamı değil, ömrüm boyunca bir yazarı gördüm.

Bugün böyle bir yazı yazıyorsam, bunu babam için değil, bir yazar için yazıyorum.

Ben onu önceki gün Aya İrini'de gördüm.

Bir ödül veriyorlardı.

Ama orada bir ödülden daha başka bir şey gördüm.

Seksen iki yaşındaki bir yazar konuşurken, bir başbakanla kültür bakanı, iki genç delikanlı gibi bir kenara çekilip ayakta dinlediler. Birçok şey gördüm ama bunu hiç görmemiştim.

Böylesine doğal bir nezaket, böylesine zarif bir saygı...

Belalarla kutsanmış bir hayatın herhangi bir noktasında karşılaşacağımı sanmadığım, bu topraklarda pek rastlanmamış bir sahneydi. Bundan etkilendiğimi itiraf edeyim.

Nasıl bir ülkede yaşadığımı biliyorum, yazarlara bu ülkede neler yaptıklarını, ne acılar çektirdiklerini biliyorum, onları öldürdüklerini, işkencelerden geçirdiklerini, hapishanelerde çürüttüklerini biliyorum.

Bazen, "hiçbir şey değişmeyecek mi" diye umutsuzluğa kapıldığım da oluyor.

Ama önceki gece Aya İrini'de yaşananları izlerken, "bir şeyler değişiyor galiba" duygusuna kapıldım.

Yazarları linç ettiren, hapislere attıran başbakanlardan, yazarlara saygı gösteren başbakanlara gelmek az iş değil... Yarın belki yeniden bizi ümitsizliğe düşürecek olaylarla karşılaşacağız ama bugün ümitliyim.

Ve, şunu anladım, "ümitli olmak" güzelmiş.

Şunu da anladım, "ben çocuklarımızın bu tür bir saygının gelenekselleştiği, böyle bir gelişmişliğin doğallaştığı bir ülkede yaşamalarını istiyorum."

Öyle bir ülkeyi hayal etme imkânını gördüm ben geçen gece.

Ve bu hayal hiç bozulmasın istedim.



MEHMET ALTAN'IN STAR'DAKİ YAZISI

Aya İrini'de bir akşam

330'larda Bizans İmparatoru Konstantin'in. Roma tapınaklarının üstüne yaptırdığı, tek tanrılı dinin ilk muhteşem mabedi Aya İrini'nin sahnesinde. 2008 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün sahibi Çetin Altan teşekkür konuşmasını...

Necmeddin Halil Onan'ın 'Çakıl Taşları' şiiriyle bitiriyor: 'Biliyorsun ki kari, kalbin derinlikleri, Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır.

Kudretimin oradan çıkarabildikleri,

Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır.'

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la Kültür Bakanı Ertuğrul Günay zarif bir saygıyla konuşmanın bitmesini sahnede ayakta bekliyorlar...

Ardından da Başbakan ödülü Çetin Altan'a veriyor...

Çetin Altan'a göre iki Çetin Altan var...

Birincisi '1943'te 9. sınıftayken adını ilk defa basılı görüp, bir kalem, bir káğıtla bilinmez bir okyanusa' dalan ve bütün yaşamını geçirdiği o okyanusta bir efsaneye dönüşen Çetin Altan...

İkincisi, 1 Şubat 2009 günü Aya İrini'de kendini '82 yaşında bir yaşlı ádemim' diye tanımlayan ete kemiğe bürünmüş Çetin Altan...

Birincisinin özenli ve dikkatli bir okuru...

İkincisinin oğluyum...

* * *

Törenin hemen başında... Devlet Senfoni Orkestrası sanatçılarının minik konserinden hemen sonra... Kültür Bakanı ile Başbakan'ın konuşmalarından hemen önce...

Nebil Özgentürk'ün izlerken yüreğimi delen 'Bir Yudum İnsan - Bir Çetin Altan Portresi' adlı belgeseli gösteriliyor. Türkiye'nin sert dalgalarından maalesef fazlasıyla nasiplenen babamın yaşamı üzerinden kendi yaşamlarımızı da izler gibi oluyorum...

Mahkemeler, darbeler, hapisler... Kısa belgesel bir yandan Türkiye, diğer yandan özel tarihimiz...

Rahmetli annem... Onun ölümünden sonra bir daha hiç ayak basmadığım Basınköy'deki 'baba evimiz'...

* * *

O acılı yaşam kareleri...

Ertuğrul Günay ile başlayıp, Başbakan Erdoğan'la süren bir zarafet senfonisi eşliğinde yavaş yavaş siliniyor...

Kültür Bakanı, Bakanlığı'nın Çetin Altan'a verdiği 'ödülü' doğal kibarlığıyla 'teşekkür' olarak niteliyor...

'Benim oyum demokrasiyi hepimize öğrettiği için, bedel ödediği için Çetin Altan'adır.' dedikten sonra da Süleyman Demirel'e ince bir yollama yapıyor:

'40 yıl önce parlamentoda çoğunluğu oluşturan iktidarın başbakanının parmak işaretiyle sayın Çetin Altan neredeyse linç edileyazmış, bugün ise çoğunluğu oluşturan bir iktidarın başbakanının elinden bir teşekkür plaketi alacak. Bu Türkiye demokrasisinde güzel bir gelişmeye ifade ediyor.'

Günay bunları söylerken, törene katılmak için programını keserek İstanbul'a gelen ve sonra yeniden Diyarbakır'a dönen tarım Bakanı Mehdi Eker'le, çiçeği burnunda AB'den sorumlu baş müzakereci Egemen Bağış da Başbakan'ın yanında Ertuğrul Günay'ı izliyor...

* * *

Ardından kürsüye Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geliyor... Unutulmayacak inceliklerle dolu bir konuşma yapıyor... Başbakan Çetin Altan'ı, 'ülkemizin düşünce semasında bir gökkuşağı' diye tanımladıktan sonra...

Bu ödülün Çetin Altan'a verilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiriyor ve devam ediyor:

'Üzülerek söylemeliyim ki yakın tarihimizde düşüncenin serüveni meşakkatli bir yolculuk olmuştur.

Farklılıkların kabulü kolay olmamış, kemikleşen önyargılar tahammülsüz anlayışlar, düşünceyi ağır şekilde cezalandırmış ve bedelini bütün Türkiye ödemek zorunda kalmıştır. Bu yolcukta direnç gösteren, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine gerçeği söyleyen aydınlarımızın yazarlarımızın öncülüğü büyük önem taşıyor. Hiç kuşkusuz onlardan birisi Çetin Altan'dır.'

* * *

Bir vatandaş olarak da... Beni sevindiren ve içimi ferahlatan ise... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmasındaki Çetin Altan üzerinden vurguladığı temel eksenler oluyor... 'Eleştirel akıl olmadan, eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Söz olmadan yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz. Farklı düşünmek asla birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabasına mani olmamalı. Demokrasinin temeli tahammül duygusudur' demesi... 'Hepimizi bu ülkenin insanlarıyız. Her şeyden önce birbirine saygı duyma zorunluluğumuz var. İmtiyazlı çevrelerin hiçbir risk almadan, emek, değer üretmeden bu ülkenin imkán ve kaynaklarına göz dikmesini de istemiyoruz. Statükoyu muhafaza ederek değişime direnilmesini de istemiyoruz.' diye devam etmesi... Türkiye'nin yeryüzündeki koordinatlarını sıkı sıkıya yeniden vurgulaması...

Cumhuriyet'in demokratikleştirilmesi hedefini tekrarlaması... 'Türkiye daha fazla özgürleşecek, daha fazla demokratikleşecek, kalkınacak' cümlesindeki irade beyanı... Kısacası 'şaşmaz bir pusula' olarak kalması halinde gönülden destekleyeceğim ve epeydir özlediğim tutarlı çağdaş bir manifestoyla karşılaşıyorum...

* * *

Önceki gece... Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen anıtsal bir mekándaki... Kültür Bakanı ile Başbakan'ın aristokratik bir incelikle geçmişin kötü mirasını silmeye çalıştıkları ödül töreninde... İki Çetin Altan var... Birincisi '1943'te 9. sınıftayken adımı ilk defa basılı görüp, bir kalem, bir káğıtla bilinmez bir okyanusa' dalan Çetin Altan... İkincisi, 1 Şubat 2009 günü Aya İrini'de kendini '82 yaşında bir yaşlı ádemim' diye tanımlayan Çetin Altan... İki Çetin Altan'a da çok acılar çektirdik...

* * *

Ben, birincisinin özenli ve dikkatli bir okuru...

İkincisinin oğluyum...

Okuru olarak törene çok seviniyor, çok duygulanıyorum...

Özellikle Nebil'in hikáye ettiği geçmişe bakarken ise doğrusu oğlu olarak biraz içim yanıyor...

Törenin bitiminde...

Babamın konuşmasını bitirirken okuduğu şiirin iki mısraını kendi kendime tekrarlıyorum:

'Biliyorsun ki kari, kalbin derinlikleri,

Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır.'