İnfial
04 Ara 2015 14:45 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 18:13

Büyükanıt bahane, asıl hedef Erdoğan mı?

Medyaradar medya-siyaset analisti Atilla Akar, Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 2007’deki “e-muhtıra” olayından dolayı ifadeye çağrılmasının olası sonuçlarını değerlendirdi…

Google Haberlere Abone ol
Neyse ki “jetonu geç düşenler”den ya da sonradan düşenlerden olmadım çok şükür! (Bir de hiç düşmeyenler var!) Olayların daha dumanı tüterken teşhisimi koydum çoğu kez. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Dolmabahçe buluşması, 27 Nisan e-muhtırası konusunda da böyle oldu. Olaya sıcağı sıcağına bir yorum getirdim ve bu yorumun bugünde geçerli ve doğru olduğuna inanıyorum. Neyse, devam edeyim…

Malum; 2007'de Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde "e-muhtıra"yı bizzat kaleme aldığını söyleyen Yaşar Büyükanıt “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrılmış bulunuyor. 2007'de Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde Yaşar Büyükanıt, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı tartışmaları esnasında TSK'nın internet sitesi üzerinden bir "e-muhtıra" yayımlamıştı. Yaşar Büyükanıt, "Bizzat kaleme aldım" dediği muhtırada, "Cumhuriyet rejimine özde değil sözde bağlı Cumhurbaşkanı" vurgusu yapmıştı. Şimdi ise Büyükanıt hakkında 2012'de yapılan suç duyurusu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından raftan indirilmiş durumda. Yaşar Büyükanıt 3 Aralık'ta şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmış bulunuyor. (Sözcü'den Asuman Aranca'nın haberi)

BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL!..

O halde durup dururken bu “ifadeye çağrılma” olayı da nereden çıktı? Nereye varılmak isteniyor? Araştırılan ne? Böyle bir ihtiyaç ya da gündem neden birdenbire hasıl oldu? Birileri gene “demokrasi aşkı, muhtıra, darbeler, vb…” türküsünü okumaya mı hazırlanıyor?. Bütün bunlar işin retoriği. Belli ki arkasında muhtemelen gene bir başka “güncel hesaplaşma” dönüyor. O yüzden bu “küllenmiş gibi” duran olay anlaşılan şimdi birileri tarafından yeniden ısıtılıp gündeme getirileceğe benziyor. Bu fırsattan “pratik yarar” umanlar çıkabilir. Büyükanıt üzerinden köpürtülecek olay getirilip Erdoğan’a bağlanırsa hiç şaşırmayın!

Peki niye mi böyle düşünüyorum? Çok basit… Gene sıcağı sıcağına söyleyeyim; muhtemelen birileri Büyükanıt’ı sıkıştırıp “Erdoğan aleyhine” bir ifade koparmaya çalışacak. “Ne ilgisi var?” denilebilir ve “Muhtırayı yazan Büyükanıt değil mi?” diye sorulabilir. Çok ilgisi var…

Anlaşılan birileri bugün fazla bir şey yapamayacaklarını anladıkları için olsa gerek, “geçmişi biraz eşelemek” te fayda görmüş olabilirler. Erdoğan’ı tasfiye etmek için oralardan bir “malzeme çıkacağını” hesap etmiş bulunabilirler. Sezgilerim beni yanıltmıyorsa bu bir “darbe, muhtıra soruşturması” ndan ziyade “darbe girişimini örtbas etme” soruşturmasına çevrilebilir. Bunun ucu da ister istemez o zaman Başbakan olan Erdoğan’a dayanır. “Bu sırlar mezara gider” havasındaki “Dolmabahçe görüşmesi”nin de asıl içeriği faş edilmiş olur. Tabii Yaşar Büyükanıt bu tongaya basarsa!..

“E-MUHTIRA” ASLINDA MÜDAHALEYİ ÖNLEME ÇABASI MIYDI?

“Halen bilmece gibi konuşuyorsun” diyenlere ise çok daha önce bu konuda söylediklerimi hatırlatarak devam edeyim. O zaman mesele kafalarda daha da netleşecektir… 

“27 Nisan Bildirisi” hakkında ne düşünüyorsunuz? “Ordunun siyasete müdahalesi” veya “muhtıra” olarak yorumlandı hatta AKP’nin seçimleri bu kadar büyük farkla kazanmasında etkili olduğu söylendi…

Herkes bu bildiriyi “anti-demokratik bir muhtıra” gibi gördü ama ben tam tersini düşünüyorum. Bence ordu üst yönetiminin “demokrasiyi korumak” için yaptığı bir manevraya daha çok benziyor. Bunu nereden çıkartıyorsunuz derseniz gene tamamıyla mantık yürütüyorum. Hiçbir istihbarata sahip değilim. Ancak bana göre 27 Nisan bildirisi ya da muhtırası, adına ne derseniz deyin, aslında bir “darbe önleyen darbe” gibidir. Allah aşkına sizce bu işte bir tuhaflık yok mu? Gecenin bilmem kaçında birdenbire genelkurmayın internet sitesine bir bildiri konuyor.Böylelikle siyasi tarihimize “e-muhtıra” diye bir kavram girmiş oldu. Böyle darbe mi olur? Böyle müdahale mi olur? Benim bildiğim ya darbe yapılır sabah askerler bildirilerini okur ya da muhtıra hükümete yollanır sonra da basında ilan edilir. Böylesi ilk defa oluyor.

Hadi post-modern dönemlerde böyle şeyler olur diyelim ama bu iyice absürt bir durum. Darbe ya da muhtıranın raconuna ters. “Yaşar Büyükanıt’a rağmen kondu” diyenlerde var ama bu genelkurmayın kendi sitesi. Bir okulun kara tahtası değil ki, haylaz bir öğrenci tebeşirle bir şeyler karalayıp kaçsın? Bu işte bana “mantıksız” gelen çok yan var…

Peki o halde ne olmuş olabilir?

Burada ancak tahmin ve senaryo üretebilirim. Bence o gece bir şeyler olacaktı. Bu ya emir-komuta dışındaydı ya da emir-komuta da bölünmüştü. Muhtemelen zincir dışı bir alt kademe hareketiydi. Yani 27 Mayıs’taki gibi, albaya kadar olan rütbeler. Yani hep sözü edilen “genç subaylar” girişimi gibi. Üst kademe bunu haber aldı veya kendileri dışında böyle bir duruma izin vermek istemediler. Belki orduyu da böleceği düşünüldü. Herhalde alelacele pazarlıklar yapıldı. Oturup böyle bir harekete kalkışmamaları için birilerini ikna ettiler. Vazgeçirdiler. Belki bazı garantiler verdiler. Belki süre verildi. Ancak gazı almak da gerekiyordu. O yüzden hemen bir “e-muhtıra” kaleme alındı. Vakit geçirmeden basına da haber verilip, bildiri siteye kondu. Belki birileri ancak öyle kışlalarına dönmeye razı oldu. Bilemiyorum. Ancak gecenin kaçında “e-muhtıra” yazılıp, alelacele yayına veriliyorsa orada bir tuhaflık var demektir. Bu ancak gaz alıcı bir hareket olabilir. Eğer öyleyse bu bir “muhtıra” değil, “darbeyi önleyen darbe” ya da üst kademenin “yapmayın etmeyin çocuklar” deyip giriştiği mecburi bir manevradır. Eğer haklıysam bir gün bunu tarih yazar. Ama şimdi değil herhalde. Bunu da benden başka savunan olmadı şu ana kadar…

Dolmabahçe görüşmesinin “sırrı” burada mı sizce?

Tabii, başka ne olabilir ki? Başbakan ve Genelkurmay başkanı bir araya gelmişler ve her ikisi de bu konuda konuşmuyorlar. “Bu sırlar mezara gider” havası içindeler. Ya da “o konuşmazsa ben de konuşmam” diyorlar. Demek ki bir noktada anlaşmışlar!

Ne konuşmuş olabilirler?

Hadi kurgusal bir “senaryo” üretelim. Genelkurmay başkanı başbakana 27 Nisan akşamı gerçekte ne olduğunu anlatıyor. Muhtemelen “darbeyi zar zor engelledim, bir karalama metinle geçiştirdim” diyor. Başbakan “ne yapmamızı tavsiye edersiniz?” diyor. Genelkurmay başkanı “Tehlike şimdilik geçti ama halen güçleri var. Üzerlerine gitmeye kalkarsanız yeniden deneyebilirler. O yüzden bu meseleyi sakın gündeme getirmeyin, hatta hiç bahsetmeyin” diyor. Anlaşıyorlar. Genelkurmay başkanı zevahiri kurtarmak için “bir soruşturmada açtırmayın. Bu konuda teminat verin” diyor. “Ben onları izleyip, yanlış bir harekete kalkışırlarsa engellerim ama siz üzerlerine giderseniz bunu yapamam, olay beni de aşar” diyor. Başbakan söz veriyor. Aralarında akitleşiyorlar. Olay soğumaya bırakılıyor. Bence Dolmabahçe buluşmasının tüm sırrı bu olsa gerek…

O yüzden mi bu konu hakkında hiç konuşmuyorlar?

Muhtemelen. Genelkurmay başkanı suçlanmak pahasına “metni ben yazdım” diyor. Yani sorumluluğu üzerine alıyor. Buna rağmen hakkında hiçbir soruşturma açılmıyor. Her ikisi de sözlerine sadık kalıyorlar. O yüzden 27 Nisan hakkında hiçbir soruşturma yapılamaz…

Niye peki?

O zaman ikisi de darbeyi örtbas etmekle suçlanırlar. O yüzden konuşmak isteseler bile konuşamazlar. Aynı nedenle Yaşar Büyükanıt’a “e-muhtırayı yazmaktan dolayı soruşturma da açılamaz. Bu konu kapatılacak. Boş varsayımlar yapılıyor. Yok şantaj yapılmış da, yok pahalı araba karşılığı satın alınmış da. Boş laflar bunlar. O günden beri tonlarca saçma yorum yapıldı bugüne kadar. Laf salatası. Kimsenin jetonu düşmedi!..

Yani Yaşar Büyükanıt boş yere mi suçlanıyor kamuoyunda, muhtırayı yazmakla. Hatta “şantaj”a maruz kaldığı lafları ya da bir pahalı arabaya tav olduğu söylendi…

Evet, bence öyle. Bence o yazmadı. En fazla redakte etmiştir. Duruma uygun hale getirmiş, yumuşatmıştır. Bir darbe açıklaması, metni olmaktan çıkartıp bir “muhtıra” havası vermiştir. Gaz alınmıştır. Ama başka çaresi de yok, “ben yazdım” diyecek.
Aksi taktirde “kim yazdı o zaman” denilecek. Her şey ortaya çıkacak. O kritik dönemde bu sivillerinde işine geldiğinden zorunlu bir anlaşma yaşanmıştır. Önemli olan “tehlike”nin atlatılmasıydı. Devlet hayatında bazen olur böyle vakalar! Şantaj yapıldı iddiasının ise geçersiz ve mantıksız bir tez olduğuna inanıyorum. Ancak dediğim gibi bütün bunlar benim “senaryom” illâki “gerçektir” diyemem…” (Atilla Akar. Derin Devlet, Devletin Paralel İradeleri” 1. Baskı. Siyah Beyaz Y. 2008. 2. Baskı. Profil Y. 2011.)

İŞİN UCU NEREYE VARIR?

Evet, o günden beri üzerinde türlü saçma senaryolar, iddialar üretilen olayın aslı ancak böyle olabilir. Aksi mantığımıza hakarettir. Yok “şantaj”mış, yok “araba karşılığı satın alınmış” da falan. Hepsi palavra! Ancak -benimkisi dahil- konu üzerinde bu kadar çok yorum, iddia hatta spekülasyon yapılması bile yapanların niyetinden çok, olayın “büyük sır” niteliğine büründürülmesinden kaynaklanıyor diyebilirim. O yüzden herkesin kafasında kuşkular oluşması ve sorular sorulması bir ölçüde doğaldır.

Eğer devletin iki üst düzey yöneticisi bir araya gelip, son derece gizli bir görüşme yapıp, aralarında “konuşmamak üzere” sözleşiyorlarsa ortada “olağanüstü” bir durum var demektir. Demek ki bir şeylerin (paniğe sebep olmamak) saklanması gerekmiştir. O günkü dengeler içinde bu “herkesin çıkarı”na görülmüştür. Ancak “Olayı örtbas etmek”, üzerine gitmemekle”, “soruşturma açtırmamakla” suçlanacaklarını bildiklerinden bunun aralarında “bir sır” olarak kalması uygun görülmüştür. (Ki bu bence normaldir) Önemli olan “badirenin atlatılması” kabul edilmiş ve “yola devam” denilmişe benzemektedir.

Peki şayet varsayımım doğru ise bu soruşturmadan ne gibi bir sonuç alınabilir? Bilmiyorum. Soruşturmanın kendisine dair yorum da yapmak istemem. Bekleyip göreceğiz. Ancak bunca zaman sonra soruşturmanın açılmasını bile başlı başına “manidar” bulduğumu söyleyebilirim…

04.12.2015.

atillaakar@gmail.com