SALİH TUNA HANGİ HÜRRİYET YAZARININ KELLESİNİ İSTEDİ?

Hürriyet yazarı "tesettüre" laf edince Yeni Şafak yazarı Salih Tuna 'kellesini istedi'...

Başörtülülere ’hastalıklı’ diyen köşe yazarı

Özdemir İnce, "Tesettür defilelerine çıkan mankenler 24 saat türban takmadıkları için yüzleri capcanlı, hastalıklı değil..." diyebilecek kadar tozuttu.

Gerçi başörtüsünü "gamalı haç" veya "kahverengi faşist gömleğine" benzettiği gün işi bu raddeye getireceği belliydi.

Tıpkı...

Oktay Ekşi’nin, "Doğduğun yere kadar kovalayacağım" çirkefliğinden "Bunlar analarını bile satarlar" müstekrehliğine geldiği gibi.

Hürriyet gazetesinin bir ayağı çukurda köşe yazarı dünkü yazısında gerçekten de baltayı fena taşa vurdu.

Noktasına virgülüne kadar şuracığa iktibas edeyim ki az mı söylüyorum, çok mu görün: "Bu arada iki gözlemimi yazacağım: 1. Tesettür defilelerine çıkan mankenler 24 saat türban takmadıkları için yüzleri capcanlı, hastalıklı değil. 2. ’Sen kafanın dışına değil içine bak!’ derler ya, tesettürlü kafaların içi de tesettürlü, tutsak ve kimliksiz. / Tesettürlü Türkiye’ye geçmiş olsun! Doktorlar böylelerine ’Ne yerse yesin, serbest!’ derler..."

Demek ki, başörtüsü takınca yüz cansız ve hastalıklı; kafanın içi tutsak ve kimliksiz oluyor.

Tok karnına mı, aç karnına mı takılınca daha etkili olduğunu belirtmiyor tabii.

Şaka bir yana da böyle rezil, böyle manyak yazı olur mu?

Başörtülülere yıllar yılı onca cefa çektirildi yetmedi, şimdi de en galiz hakaretlere başlandı.

Lafı hiç uzatmaya gerek yok: Özdemir İnce’nin bu yazıdan sonra yapacağı en onurlu iş Oktay Ekşi gibi istifa etmektir.

Değişeceğine, kendini kontrol edebileceğine, aklı başında yazılar dercedebileceğine artık imkan ve ihtimal vermiyorum.

Zaten şimdiye değin yazdıklarının da kendisinden başka kimseye hayrı yoktu.

"Ben yazarım, okur da okur" gibi veciz cümleler kuruyor.

Eline geçirdiği bir kitaptan (araya tek bir telif cümle koymadan) sırf alıntı yaparak 4 - 5 günlük yazı attırıyor. (Valla güzel iş)

Hiç bir şey bulamazsa, başörtüsünün dinde yeri olmadığına dair Kur’an’ın Fransızca mealinden deliller serdediyor.

Daha olmadı, Faik Bulut gibi bir adamdan "hadis" rivayet ediyor.

Bazen hepten kendinden geçip, "Daha çok demokrasi talebi bir safsatadır, bir sabuklamadır..." şeklinde akıl almaz tespitlere imza atıyor.

Canı sıkılınca herkese kılıç sallıyor. AK Parti’ye "yenilikçi" dedi diye Noam Chomsky’nin bile kellesini uçuruyor.

Kimi zaman da coşup, "Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı..." diyen Mahmut Esat Bozkurt’u dünya çapında bir hukukçu ilan ediyor.

Kafasına yatmayan her şeye fesat diyor: Başörtüsü fesat, "Kürt sorunu" fesat, "demokrasi talebi" fesat...

Yaşına bakmayacak kadar cevval.

"Varın benim farkıma" diyecek kadar rahatsız.

Başörtülülere "hastalıklı" diye hakaret edecek kadar da "provokatif" bir "yazıcı" işte.

"Bu da böyle bir çeşit işte; köşe yazarları arasında bir adet de bundan olsa ne çıkar?" diyemeyiz.

Çünkü...

Gitgide kötüye gidiyor!

Hem milyonlarca başörtülü insana hakaret etmenin de bir bedeli olmalı.

Mağdur olmasına gönlüm razı almaz yine de!

Köşe yazarlığından ne kazanıyorsa, her ay kendisine muntazaman ödenmesini isterim.

Artık biz gazeteciler kendi aramazda mı toplarız, bilemiyorum; ama bir yolunu bulmalı.

Gitsin ömrünün geri kalan kısmını çeviri yapmakla geçirsin.

Çevirilerini beğenmeyen "edebiyat dostları" ne yapar, ne eder; onlar da aralarında para toplayıp, çeviriden kazanacağı parayı peşin ödeyip vazgeçmesini mi sağlarlar, bilemem.

Benim bildiğim...

Her şeyi de gazetecilerden beklememek lazım.


Salih TUNA / YENİ ŞAFAK