"NASIL SANSÜRCÜ OLDUM!" AKİF BEKİ DENİZ FENERİ'Nİ YAZDI!

Deniz Feneri davası üzerine bir yazı dizisi hazırlanmış, ama Radikal'de yayımlanmasını ben engellemişim.

Nasıl sansürcü oldum?

Deniz Feneri davası üzerine bir yazı dizisi hazırlanmış, ama Radikal'de yayımlanmasını ben engellemişim. Çünkü 'Deniz Feneri Soygun Şirketi' denilen bir örgütle bağlantım varmış. Yani bir seferde hem sansürcübaşı hem de organize suç şebekesi elemanı olup çıkıvermişim.
Kim üfürüyor bu zırvaları? Sendika.org isimli sitede yazan sözümona bir araştırmacı-yazar. Adının önünde ayrıca Dr. ünvanı da taşıyor Mustafa Peköz.
Hazırladığı diziyi, Radikal'in 'haber yayın merkezinin yayımlamama kararı aldığı' iletilmiş kendisine. "Nedeni ise Radikal yazarı Akif Beki'nin Deniz Feneri Soygun Şirketi ile bağlantısıdır'' diyor.
Bunu söyleyenin gazetecilik jargonuna ne kadar hâkim olduğunu görüyorsunuz değil mi? Meğer, 'gazetenin haber yayın merkezi' diye bir yer varmış. Haber siteleri de mantık süzgecinden geçirmeksizin, 'Amma da sallıyor yahu' demeksizin üzerine atlamış bu saçmalığın. Dün Radikal'deki arkadaşlara sordum, yayın yönetiminin böyle bir dizi hazırlığından haberi olmamış hiç. Nerede kaldı sansürlemek! Acaba bahsettiği karalama çalışmasının kendisine hangi merkez tarafından sipariş edildiğini mi karıştırdı Peköz?
Savurduğu hezeyanlar, ilerleyen safhalarda daha matrak bir hal alıyor: "Kanal 7'de Ankara temsilciliği yapan Akif Beki hakkında, Almanya'da Deniz Feneri e.V davasında yargılanan bir sanığın çekmecesinde, Yeni Dünya İletişim AŞ'nin üyesi olduğuna dair bir belge çıkmıştı. Beki de kendini 'Yeni Dünya İletişim AŞ, Kanal 7 markasının sahibi olan şirkettir. Ben de bu şirketin üyesi değil, sigortalı profesyonel çalışanı idim' diye savunmuştu...''
Tahmin edeceğiniz üzere, kendimi savunduğum kısmı doğru değil. Aksine, 5 yıl boyunca iftiharla sürdürdüğüm Kanal 7'nin Ankara temsilciliği görevini gizli bir suç örgütü üyeliğiymiş gibi gösterenleri şeref ve haysiyetten yoksun olmakla suçlamıştım. Bu vaziyetin, güzel Türkçemizde 'şerefsizlik' şeklinde tabir edildiği malumunuzdur sanırım.
Daha önce aynı tumturaklı yalanı tedavüle sokanlara, söyleyenini- söyletenini ayırmadan ağır konuştuğum halde, sistemli bir dezenformasyon faaliyeti yürüten o kara propaganda merkezinden hiç kimsenin gıkı çıkmamıştı. Uyduruk haberler merkezi, yeniden üretime geçmiş demek ki. Fakat nitelikli işgücü kaybından olsa gerek, fabrikasyon yeteneğinde ciddi bir düşüş gözlemliyorum.
Sanki onca yıl hiç ekrana çıkmadan gizli saklı TV temsilciliği yapmışım da, adımın geçtiği bir notla ifşa olmuş sırrım. Kanal 7 televizyon değil bir mafya örgütüymüş aslında, çekmecede bulunan o yazı da çete üyeliğimi ele veren bir suç belgesi!
Peköz devam ediyor: ''Akif Beki'nin adı, Deniz Feneri bünyesinde kurulan Yeni Dünya İletişim Şirketi'nin Türkiye temsilcisi olarak geçiyor...''
Araştırmacı yazarımızın yakaladığı belgede böyle yazmıyordu oysa, hani Ankara temsilcisiydim? Televizyonlarda Türkiye Temsilciliği gibi bir pozisyon varmış da oraya terfi mi ettirilmişim yoksa?
Bu işte bir ağır zekâ kusuru olduğu muhakkak, ama düşündüğünüz yerde değil. Hamakatin daniskası şurada: Çete üyeliğimin belgesini arıyorsunuz madem, üzerinde Kanal 7'nin Ankara Temsilcisi olduğum gizli bilgisinin yazıldığı düz bir kâğıt parçası delil sayılmayabilir. Yeni Dünya İletişim AŞ'nin sigortalı çalışanıydım yıllarca, SSK kayıtlarına bakmak da mı aklnıza gelmedi be hey?..
Bu arada, Yeni Dünya İletişim A.Ş., kimseler fark etmeden Deniz Feneri bünyesinde kurulmuş, öyle mi? Yahu, ticaret sicil kayıtları var; insan kendini rezil rüsva etmemek için hangisinin ne vakit kurulduğuna internetten de olsa bakmak zahmetine girmez mi? Devletin tescilli evrakı dururken ne diye çekmece karıştırırsınız ha?
Bu araştırmacılıkla, bu aklı evvellikle bir de oturup ciddi ciddi dizi yazı mı yazacaktınız? Bunu da mı görecektik? Ne günlere kaldık Allah'ım, kalem de ayağa düştü desenize!...
Amaç, Deniz Feneri soruşturmasındaki gariplikleri sorgulamaktan beni alıkoymaksa, açık söylüyorum, boşuna. Hatta daha çok işkilleniyorum, soruşturmayı bu gülünç gayretler mi yönlendiriyor diye.
İşte sorgulamaya başlıyorum; ne oldu da savcılar 3 yıl sonra tutuklama ihtiyacı duydular? Niye beklediler bugüne kadar, ne değişti şimdi, yeni ne buldular? Hangi gerekçeyle sanıkları tutuklu yargılamaya mecbur kaldılar?
Nasıl bir delilin savcıları harekete geçirdiğini bilmek hakkımız. Gazetecilere el altından sızdırdıkları arasında henüz yeni hiçbir şeye rastlamadım. Ahmet Şık ve Nedim Şener kararlarında ikna edilmeyi beklediğim gibi, mesela Alman savcılığından takipsizlik alan Mustafa Çelik'e tutuklama kararı için de savcılardan doyurucu bir açıklama bekliyorum.

Akif Beki/Radikal