Keskin Kalem yazdı: Mücahid Ören o isme 'buraya kadar' dedi, gönderdi!

Medyaradar'ın usta yazarı Keskin Kalem, İhlas Medya Grubu'nda yaşanan üst düzey ayrılığı, havuz medyasının maaş vermeyen kanalını, Gülen'e rica ileten dünün genel yayın yönetmenini kaleme aldı.

Sevgili Dostlar Merhaba;

Eylül de Ekim de hüzün aylarıdır benim için.

Aslında her sonbahar gelişinde yaprakların birer birer dökülmesi, her birinin sağa sola savrulmasıdır beni sarsan!

Ne zaman yaz bitmeye yüz tutsa, bir şeylere veda etmenin, ayrılığın mevsimi geldi geliyor yine diye huzursuzlanırım.

Boşuna mı “Hazan mevsimi, doğanın da ölüm mevsimidir” demişler…

Hayatın bütün derinliğinden, dinginliğinden ve gizeminden kopup gitmedir sonbahar.

Her şey çıplaklaşır.

Dalından ayrı düşen yaprakların hüznü içerisindeyim.

Gönlüm küs bugün.

Rüzgârın önünde savrulan yapraklar gibiyim.

Hafta sonunda iki güzel insanımızı, mesleğin iki çilekeşini ebediyete uğurladık.

Uğurlamaya gidemedim. Gözüm kesmedi İstanbul’a gitmeyi. Geç de duymuştum sessiz vedalarını!

Adı gibi sarıp sarmalayan, tüm medyayı kucaklayan bir anlayıştan uzaklaştığı için mesafeli durduğum, son yıllarda artık ölüm haberlerini duyuran bir yapıya benzettiğim Türkiye Gazeteciler Cemiyeti sayesinde öğrendim iki gazetecinin, Nilay Günden ile Yurdaer Erkoca’nın hayata veda ettiklerini!

TRT İstanbul TV’de prodüktör olarak çalıştığı yıllarda tanışmıştık Nilay Günden ablamızla.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bizim mesleği, gazeteciliği tercih etmişti.

TRT Ankara Televizyonunda Prodüktör ve Yönetmen Yardımcısı olarak atıldığı mesleği doğduğu kentte, çok sevdiği İstanbul’da sürdürdü.

En son, mübadele insanlarının dramını anlattığı “Doğduğum Topraklar” adlı belgeseliyle göstermişti televizyonculuktaki ustalığını.

75 yaşındaki ablamız artık İstanbul Ümraniye’de, Tepeüstü Mezarlığı’nda uyuyor!

Sevgili Dostlar bağışlayın. Ayrılıklar karşısında çok güçsüzümdür, dayanamam. Bütün öfkelerimi, hayat gailelerini bir yana bırakırım.

Aslında iki yılı aşkın süredir içim, dışım sonbahar!

Neredeyse bütün anılarım yaprak misali savrulup uçuşuyor hüznün sokaklarında.

Belki çoğumuzun sessiz çığlığını dile getiriyorum; “Ey vefasız dünyanın ihaneti olağanlaştırmış yürekleri! Yordunuz, bitirdiniz nice güzel insanları...”

1980’lerin sonlarına doğru soğuk, hissiz ve kasvetli bir Londra sabahında karşılaştığım güzel bir insanı, “Yitik Zaman Satıcısı” öykü kitabının güzel adamını, minik Lena’nın babası Yurdaer Erkoca’yı da kaybettik!

Gazeteciliğinin yanı sıra edebiyatçıydı. Öykü kitabı ‘Yitik Zaman Satıcısı’ Yunus Nadi Öykü ödülünü kazanmıştı.

3 yıldır kansere karşı amansız bir mücadele veriyordu.

Kendisi gibi gazeteci olan kız kardeşi Yurdagül Erkoca ile konuşmuştuk bir iki sene önce. Taksim Meydanı’nda rastlaşmıştık sanırım. Yurdaer’in kemoterapi görmeye başladığı dönemdi.

Yurdagül’ün Almanya’daki kızı Lena’yla buluşmak için ağrılarına rağmen kemoterapi sonrası hastaneden Berlin’e nasıl koşturduğunu falan anlatmıştı!

54 yaşında, üç yıl süren kanser tedavisine yenik düştü Yurdaer.

Ne yapsak değiştiremiyoruz yazgıyı. Bir sonbahar yaprağı misaliyiz!

Çok çabaladı Yurdagül, ama nafile! Ölüm karşısında çaresiziz!

Yurdaer Erkoca’nın ardından en dokunaklı, gözyaşlarımı boşaltan satırları sevgili Ergin Yıldızoğlu yazdı.

Birgün’de yayımlanan yazısından alıntılamak istiyorum;

“Dostum, kardeşim, yoldaşım Yurdaer Erkoca yıllardır mücadele ettiği hastalığa cuma günü sabaha karşı yenildi.” diyen Yıldızoğlu’nun “Şimdi, herkes başın sağ olsun diyor. Kızıyorum. Çok değer verdiği bir dostu öldükten sonra, insanın başı nasıl sağ olur? Başım sağ olmayacak. Dostumun yokluğu hep benimle bundan sonra.” sözlerini defalarca okudum. Ve her seferinde gözlerim buğulandı, ıslandı!

Çok özel ve çok güzel bir yüreksin sevgili Ergin Yıldızoğlu.

* * *

Sonbaharların hazin küçük öyküleri gibidir çoğumuzun hayatları.

Sevgili Dostlar, bırakın kibri, acımasız hırsların esiri olmayın, egolarınızı da gömün gitsin. Ve sarılın tüm sevdiklerinize, hayatlarınıza dokunmuş, kötülük etmemiş yüreklere.

* * *

HAVUZ MEDYASININ MAAŞ VERMEYEN KANALI

Sabah akşam iktidara en büyük methiyeleri dizen, AK Parti yandaşlığında birbiriyle yarışan medyamızın ayıplarından birini daha yazmak zorundayım bugün.

İflah olmaz biçimde, vicdan ve ahlak değerlerini de gözardı ederek her bir konuda iktidar muhafızlığı yapan, amigo havuz medyası çalışanlarının maaşları konusunda kötü bir karneye sahip.

Bunların başında TGRT, 24 ve Kanal A geliyor.

Gerçi TGRT Haber 2 yıldır bu konuda düzelmiş gibi görünüyor. 24’ün maddi sorunları olduğunu, maaşların gene zar zor ödendiğini duyuyorum.

Ancak Ankara’dan yayın yapan, Kayserili köklü bir ailenin, dindar geçinenlerin sahipliğindeki Kanal A’da çalışanların mağdur edildiği haberleri geliyor bana.

Yıllarca Ankara büyükşehir belediyesinin açtığı ihalelerde boy gösteren, söz konusu gruba bağlı firmaların devletten kaymak işler kaptığını bilmeyenimiz yoktur.

Ancak gelin görün ki, Kanal A çalışanlarına, programcılarına neredeyse yılda 4 defa maaş veriyor!

Yani 3 ayda bir ödeme yapıyor!

El insaf beyler!

* * *

Bugün için dün, “ Vatan haini, salya sümük ABD ajanı Fetullah Gülen’e ‘Saygı çerçevesinde rica iletmek için gittiğini canlı yayında itiraf eden, dünün genel yayın yönetmeni, bugünün CHP Milletvekilini yazacağım” demiştim.

Meğerse bilmeyen yokmuş!

Arayan, mesaj gönderen herkes adeta dalga geçti benimle:

“Keskin Kalem, bilmediklerimizi yazdığın gün pasta keseceğiz. Çektiğimiz kutlama fotoğrafını da instagram’a koyacağız. Ancak sen yine de sakın darılma, yazmaya devam et. Çünkü sen yazınca medya mahallesinin pisliklerinden tüm memleket haberdar oluyor. Biz birbirimizi biliyoruz ama kamuoyu sayende aydınlanıyor.”

Böyle dedi kimi dostlarım!

Gerçekten de CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nu bilmeyen yok!

Almanya’da Cumhuriyet gazetesine muhabirlik yaptığı kısa dönemde, bir zamanlar ortak dostumuz olan Fatih Güllapoğlu’ndan dolayı tanışmıştım kendisiyle. Eşi Oya hanım da gazeteciydi o zamanlar.

Sigaranın, her gece rakı içmenin zararları konusunda matrak bir muhabbetimiz olmuştu!

Enis Berberoğlu, şimdi firarda olan salya sümük vatan haini Fetullah Gülen’in medyadaki imamlarından biriyle, Ekrem Dumanlı ile bir dönem sıkı fıkıydı.

Beşiktaş maçlarından karelerini de hatırlıyorum Enis ile Ekrem’in…

Zaman zaman Nuh Albayrak, Mustafa Karaalioğlu, Candaş Tolga Işık, Erdoğan Aktaş falan da o karelerdeydi.

Hayatın acı gerçeğine bakın, AK Parti’nin medyadaki en muktedir ismi Mustafa Karaalioğlu şimdi yapayalnız!

Kibir abidesi bakışların Mustafa beyi Karar gazetesine ilan bulamıyor. Çırpınıyor da çırpınıyor. Ekranlarda 7/24 mesai yapan Karaalioğlu’nun artık esamesi okunmuyor.

Güneydoğu’da çanak antenler ve ensest ilişkiler içerikli rezalet yazısından sonra karizması çizilen, yuvası dağılan ve ekranlardaki saltanatı sona eren Candaş Tolga Işık kardeşimizin de esamesi okunmuyor. POSTA gazetesindeki yazıları belki okunuyordur, bilemem!

Konumuz Enis Berberoğlu olduğuna göre, devam edelim.

Niye mi Enis?

AK Parti’ye FETÖ’nün elebaşı Fetullah Gülen ile geçmişteki siyasi güç çıkar ilişkisi kurduğu için iflah olmaz CHP’liler demediklerini bırakmıyor, gene!

Oysa içlerinde FETÖ’nün elebaşıyla ve kurmaylarıyla görüşmüş ne kadar çok isim var bir bilseniz.

Enis Berberoğlu, Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde Marmara Belediyeler Birliği’nin bir toplantısına konuşmacı olarak davet edildiğinde 13 yaşından beri CHP'nin askeri olduğunu itiraf etmişti!

Yani ‘tarafsız gazeteciydi’ beyefendi!

Yerseniz!

Sonra Sevgililer Günü’nden bir gün önce 13 Şubat 2014’te CNN Türk’te Fetullah Gülen’in ayağına gidip dil döktüğünü itiraf etti!

CNN Türk’te o dönem yayınlanan, doğruyu söylediği için daha sonra işine son verilen Enver Aysever’in sunduğu “Aykırı Sorular” programında Berberoğlu FETÖ elebaşına saygı çerçevesinde övgüler dizmişti.

Birebir aktarıyorum Aysever’in suallerine Berberoğlu’nun verdiği cevapları:

- Fettullah Gülen ile görüşmeye Pensilvanya’ya gittiniz mi? Gittiyseniz ne görüştünüz?
- Gittim. Görüştüm. Soner Yalçınlar'ın içeri girdiği dönem. İkili görüşmeleri açıklama tavrım yok benim. Hayatımda ilk ve son defa görüştüm. Bir defa görüştüm. Bir daha da görüşebilirim bir mahsuru yok. İçimde kalan bir şey vardı. Onu söylemek istedim. Kendisi de beni tanımak istedi. Bir takım Amerikalılarla görüşmeye gitmiştim. O turun içine konuldu.
- Grup adına mı gittiniz?
- Hayır kendi adıma. Böyle şeyler grup adına yapılmaz bizde. Görevlendirme ya da döndükten sonra rapor verme filan olmadı.
- Etkilendiniz mi?
- Güçlü bir lider bunu söylemek lazım.
- Siyasi bir lider diyebilir miyiz?
- O zaman öyle değildi. İçimde kalan şuydu. Ben Türkiye’de misyoner okulu olarak kurulan bir liseden mezun oldum. Kendimi anlamsız bir şekilde o okulu kuran ülkeye bir aidiyet yaşarken yakaladım ve kendimi de çok kızdım. Bu toprakların adamıyım ben. Bu hareket dünyanın çeşitli yerlerinde benim okuduğum okullara benzer okullar kuruyor. Buralarda insanlar Türk kültürünü tadıyor. Onları sözcüsü veya avukatı değilim. Bunları gördüğüm ortamlarda genellikle Başbakan Erdoğan ile yaptığımız seyahatlerdir. Onların gittiği ülkelerde, Allah’ın unuttuğu ülkelerde çünkü Başbakan öyle yerlere de gidiyor ticaret adına veya daha geniş bir dünya liderliği iddiasıyla. Ben bunları çok müsbet buldum. Fakat o dönem Ergenekon ve Oda TV davasıydı. Burada duyduğum bazı tereddütleri de kendisiyle paylaştım. Özellikle paylaştığım kısmı şuydu. Medyada polis ağzıyla konuşmak diye bir tabir vardır. Tehlikeli bir ağızdır. Polis kendini savcı ve hakim yerine koyar. Yargısız infaza çok müsaittir. O tarihte yapılan bazı yayınlarda Radikal çok mağdur olmuştu. Bunu kendisiyle saygı çerçevesinde paylaştım. Açıkça şunu söyledim. Polis bugün herhangi bir gazeteye gidip kendisini hakim ve savcı yerine koyup bazı şeyleri masa üzerine kayar ve yazdırabilir. Bunu yazdırmak ne entellüelliktir ne gazeteciliktir.
-Bu paralel gücün bir göstergesi değil mi?
-Paralel devlet dediğiniz zaman şunu anlamak lazım. Burada bir iktidar paylaşımı mı var yoksa ona aykırı bir duruş mu var? Bizi izleyen insanlardan yarısı 29 yaşın altında. Dolayısıyla benim 1996, 97,98’de yazdığım 3 kitabı bilmezler. Ben bir Susurluk kitabı yazdım derin devlet üzerine, bir Yüksekova kitabı yazdım derin devletin Kürt meselesine bakışı, bir de Öbür Türkler yazdım. Burada şunu gördüm arkasında siyasi yapı olmayan hiçbir derin yapı kendi uygulama alanını bulamaz.
-Gülen cemaatine Hürriyet Gazetesi destek veriyor mu?
-Hayır. Asla. Bu konuda iddialar var. Bu konudaki iddialara gülüp geçmek de mümkün ama bu program onun yeri değil. Açık konuşalım. Kaset mevzuuna dem vuruyorlar. Bundan 15-16 yıl önce biz ilk darbeyi yedik kaset olayında Hürriyet olarak. Ertuğrul Özkök’ün bir telefon görüşmesi yasa dışı olarak kaydedildi ve bir siyasi partinin önde geleni tarafından basın toplantısı ile duyuruldu. Hala aynı şeyleri büyük bir cehalet içinde söylüyorlar bizi kaset yayınlamamakla suçlayanlar. Bizim canımız orada yandı bir. İkincisi daha yakın bir örnek vereyim. 2010 yılında genel yayın yönetmeni oldum. Bir gün telefonum çaldı. Karşımda Beşiktaş Adliyesi’nden bir savcı. Sizi yarın çaya bekliyorum dedi. Bizim geldiğimiz geçmişte bir savcının bizi çağırması çok hayırlara vesile olmaz. Müşteki sıfatıyla davet ediyorum deyince daha da merak ettim. Gittim önüme bir grup tape koyup size mi ait dediler. Baktım 1993, 94,95 tarihli yasa diyorlar. Peki kim dinlemiş dedim. Hanefi Avcı dediler. Yapmaz dedim ben. Gazetecilik faaliyetlerimden tanıyan bir adamım. Yapmaz dedim yapmış dediler. O zaman suç duyurusunda bulunuyorum dedim. Suç duyurusunda bulundum. Aradan 3 sene geçti. Bu sefer dediler ki Hanefi Avcı pür paktır. Şu an size sunduğumuz paralel yapıyı deşifre edecek ve ortadan kaldıracak bir akil komutandır. Belki polisteki atamaları yapan adamdır. Şimdi el insaf. 3 sene önce şiddetle üzerime gelip budur diyenler şimdi tam aksini aynı şiddetle savunuyorlar ve benim buna inanmamı bekliyorlar. Hangi gazeteci bu konuda şüphe veya tereddüte kapılmaz.
- Sarıgül bir Nakkaştepe projesi midir?
- Bunlar deli saçması. Bu akşam bütün kirli çamaşırları koyacağız o zaman. Geçenlerde belediyeler birliğinde bir konuşma yaptım. 'Bana hangi partinin seçmenisiniz?' diye sordular. Bende açık açık 'CHP seçmeniyim' dedim. 'Sarıgül’e oy verir misiniz?' dediler 'Vermem' dedim.
- Vermeyecek misiniz?
- Bilmem o zaman öyle söyledim. Deli saçması bunlar ne diyeyim. Biz her gün açık iş yapan insanlarız. Bugün Kadir Topbaş’ın Sarıgül’den daha fazla yer aldığını söyleyemezler Hürriyet’te. Medyanın arızası burada çıkıyor. Eğer gazete üzerinden para kazanma iddianızdan vazgeçmişseniz o zaman birilerine hizmet etme ihtiyacı duyuyorsunuz ve daha önemlisi düşman yaratma ihtiyacı duyuyorsunuz.
- Rasim Ozan Kütahyalı’nın sorusu. Gökçek ve Kuzu’nun konuşmalarını yayınladı ama Gülen tapelerini yayınlamıyor. Çifte standart yok mu?
- Rasim benim okuduğum gazeteyi okumamış. Burhan Kuzu ile Gökçek arasındaki telefon kayıtlarını biz yayınlamamış olmamız lazım. Ama yayınladıysak hata etmişiz. Rasim Ozan kardeşim de genellikle kafasına göre yazan çizen bir arkadaş. Fazla da ciddiye almıyorum.
- Yazarlar iktidar baskısıyla mı ayrıldı?
- Hayır. Benim eşim gördüğüm en başarılı gazetecidir. Ben de O’da Hürriyetten ayrılmak zorunda kaldı. Döndüm genel yayın yönetmeni oldum. Bazen kimya tutmuyor. Yazarların bir kısmı Özkök, bir kısmı benim dönemimde ayrıldı. Her ayrılana da mutlaka bir teşekkür mektubu yazdım. Kendileri ayrılırken de şunu söyledim. Burada ben hatalı olabilirim. Benim üstümde bir tek Vuslat Doğan Sabancı ve Aydın Doğan var. Kararı ben alıyorum niye başkası alsın. Patronların tercihi olabilir ama o kararı ben verdiysem başkasına o yükü vermem. Muhalif diye bir kavrama inanmıyorum. Bir insanın muhalif, neşeli, asabi olması bunlar tek vasfa meziyete indirgendiği zaman o insan çok sıkıcı olur. Senin bir insanı ciddiye alabilmen için, rağbet etmen için bu meziyetlerden biraz daha fazla olması gerekir. Hürriyet bunların hepsini barındırdığı için etkili. Şimdi şu ucuzluğa kaçmayacağım. Giden arkadaşlarımız kadar en az muhalif yazarlar şu an Hürriyet’te yazmaya devam ediyor. Bu bir tercih, bu benim tercihim hatasıyla sevabıyla.

* * *

İŞİNE SON VERİLEN AMERİKALI GAZETECİ!

Türkiye’deki işine son verilen Amerikalı Genel Yayın Yönetmeni beyefendiyi kısaca söyleyeyim ve Arkası Yarın diyeyim. Zira gene hızımı alamadım, uzun uzun yazıp kafanızı şişirdim!

ABD vatandaşı A. Mücahid Ören, merhum babası Enver Ören’in itirazlarına rağmen İhlas Haber Ajansı’nın başına yıllar önce Amerikalı bir gazeteciyi, Thomas Bonifield beyi oturtmuştu.

Thomas, Türk yardımcılarının emeklerinin, başarılarının üzerine oturmuştu aslında.

Yıllarını da böyle geçirdi.

İhlas Haber Ajansı (İHA) Genel Müdürü Thomas Bonifield, sözde ajansı orta ölçekli bir uluslararası ajansa dönüştürecekti!

Hatırı sayılır çerçevede oldu ama bunda O’nun değil yardımcısı olan bu toprakların çocuklarının yüzde 90 payı vardı.

Thomas efendi geçtiğimiz günlerde acı haberi aldı.

A. Mücahid Ören kendisine “buraya kadar” dedi. O da bir çırpıda bavulunu topladı ve Amerika’da yaşayamayacağı lüks hayatı, ekmek elden su gölden huzuru gözü yaşlı biçimde bırakarak, bırakmak zorunda kalarak ülkesine döndü.

Yani gönderildi!

Sevgili Dostlar yarın görüşelim tamam mı?

KESKİN KALEM

E-Mail: medyaradar@gmail.com