'GEZİ' ÇİFTİ ANLATTI! NAZIM'IN ŞİİRİ GİBİYİZ!

Gezi Parkı'nda evlenme istekleri polis tarafından engellenen Nuray Çokol ve Özgür Kaya, direniş günlerinde park içinde ve daha sonra yaşadıklarını anlattı.

Gezi Parkı protestoları sırasında park içindeki revirde tanışan ve evlenmeye karar veren ancak Gezi Parkı’nda evlenme istekleri polis tarafından engellenen Nuray Çokol ve Özgür Kaya, direniş günlerinde park içinde ve daha sonra yaşadıklarını anlattı. Sol gazetesine konuşan ’Gezi çifti’, pak içinde yaşanan sıra dışı olayları ve duygusal yakınlıklarıın ortaya nasıl çıktığını da aktardı..

Çokol ve Kaya’nın gazeteye anlattıklarının bir bölümü şöyle:

REVİRDE TANIŞTIK

Nuray Çokol:
Gezi Park’ında ve oradaki gençlerin yanında olmak istedik ikimiz de, aynı zamanlarda, ayrı yerlerden geldik bunun için. Aynı yerde çalıştık Gezi’de, tesadüfen oldu bu. 7 metrekarelik bir alanda, bizim Orta Revir diye adlandırdığımız, Revir 2 diye bilinen yerde çalıştık, tanıştık. Tanıştık derken şöyle karşılıklı hiç oturmadık, hiç sohbet etme imkanımız olmadı. İşimiz vardı bizim orada. Bizim işimiz yaralıları tedavi etmek, daha ağır hastalara ilk müdahaleyi yapıp hastaneye yönlendirmekti. Muhteşem halkımızın tek bir haber ile getirdiği yüzlerce ilacı tasnif etmekti. O kadar güzel bir direnişti ki bu, sürsün, her gün sürsün, hep hayalini kurduğumuz günleri yaşadık, efsaneye tanıklık ettik.

’ÇANTAYLA 10 BİN EURO GETİRDİLER’

Özgür Kaya:
Ben ilk geldiğimde kalabalıktan atmosferin bayağı büyüsüne kapılmıştım. Meydan dolu, Gezi dolu... Polis meydanı boşaltsa, Gezi’ye izdiham olacak ve öndeki revir hemen gidecekti, çok belliydi. Orta Revir’in yeri ve konumu çok kritikti, ona göre hareket ettik. Polis de buna uyandı, hedef alıp gaz bombası attılar. O kadar trajik şeyler yaşadık ki. Mesela çantayla para getirdiler. Kadının biri geldi yanında bir tane adam var, çantayı açtı içinde 10 bin euro para, dedi "Biz bunu Fransa’dan size toplayıp getirdik". Dedim "Biz para almıyoruz ki..." (İyi niyetli de bir sürü para geldi, bankacılar, onlar bunlar toplamışlar, ama onları da kabul etmedik.) "A, olur mu öyle, o zaman şey yapalım Özgür biz senin hesap numaranı alalım parayı sana atalım" dedi. Bir dakika müsaade istedim, içeri gidip alınacaklar listesi yaptım, bunları istiyorum dedim, telefon numarası aldım bir de. Biliyorum ama almayacaklar, iki saat sonra aradım, şu an müsait değilim dedi, bir daha da aramadım, bir şey de almadılar. Ki parayı ne yapalım, para geçmeyen bir yer cidden almıyoruz. Dümendi, yani dışarıdan para alındı, yok faiz lobisi diye bir şeyleri bağlayacak orada.

İLAÇLARIN ARASINDA FARE ZEHİRİ

İlaçlar geldi bir poşette, normalde biz antibiyotik kabul etmiyorduk. Antibiyotik başka şeylere sebep olabilir, adama test yapamıyorsun, nasıl vereceksin, reaksiyon verecek, şişecek belki adam. İlaçları yerlerine koyuyoruz, bir arkadaş antibiyotik koyuyor, dedim onu koyma almıyoruz, açıp dökelim. Bir baktım şişe daha önceden açılmış. İçinde toz çıktı, sarı un kıvamında toz. Veteriner arkadaş vardı, o da anlam veremedi bu ne ya. Bu işte bir iş var, kapak açık çünkü. Bir laborant arkadaş vardı, "Ben bunu analiz ettireyim" dedi. Üç saat sonra yanımıza bir kağıtla geldi, fare zehiri çıktı. Yani orada bizim bir hastaya o ilacı verip öldürmemizi beklediler.

Yani sürekli revirlere saldırdılar, revirler çökerse orada kimse kalmazdı. Sevgiyle, aşkla hareket ettik biz. 45 yaşında beyin cerrahı, her gün bizimle birlikte yer süpürdü, çöp attı. Her işi birlikte yaptık. Bambaşka bir şeydi bu dayanışma.

Bir de bir uyuşturucu meselesi oldu. Bonzai diye bir uyuşturucu var, dünyanın en tehlikeli uyuşturucularındandır, esrara benzer, ama kimyasal ve çok tehlikeli. Son bir hafta bunu dağıtmaya çalıştılar içeride. Biz bunu fark ettik. Yine polisler, siviller çıktı arkasından. Sigara şeklinde dağıtmaya çalışıyorlardı. Hırvatistan’da bir üniversitede foruma katılmıştım, bonzai ile ilgiliydi, oradan da bilgim var. Bonzai içen birine ilaçla müdahale edemiyorsun, hiç bir şekilde işe yaramıyor. Bonzai ölüm hissi veriyor, sen sürekli öldüğünü düşünüyorsun. Kalp ve nabız hızlanıyor. Bir tane kızcağız geldi, nabzı 265 imkansız olamaz. Elini tutup konuştum, "Buradasın, yaşıyorsun, saat şu, ölmüyorsun..."

’ÇADIRDA FUHUŞ TEZGAHI VARDI’

Büyük baskına bir gün kala, çocuklar geldi bizim, aşağıda bir çadır var, adam alıyor sürekli ve kadını da tanıyoruz fuhuş sektöründe. Çadır çok stratejik bir yerde, Divan’dan gelirken iki merdiven var hemen çık orada sağda yükselti var çimenlik tam orada. Tezgah tam orada. Etrafa bir baktım. Divan’ın çaprazına hemen 20-25 m. uzaağına tripotu koymuşlar, direk orada abiler. Direk oraya kadrajı koymuşlar, görüntü alacak, ’Gezi’de fuhuş’ diye verecekler sonra. Dedik çadırın fermuarını çekin, öyle içindekilerle getirin. 40 kişi gitti işte çadırı söktü dışarı çıkardı parçaladı falan. Kadın itiraf ediyor 500 TL para almış bu işi yapmak için, para da üstünde, bu Gezi’de ücretsiz yapıyor işi. Demişler 8-10 kişi al diye sayı vermişler, çekim öyle tamamlanacak. İmha edildi.

Nuray Çokol:
Sadece şu olay bile apolitik denilen gençliğin ne kadar gözünün açık, cin gibi olduğunu gösteriyor, zeka savaştı orada. Yani benim olağanüstü durumlarla ilgili çalışma yapan arkadaşım var. TTB’nin falan da, o arkadaşın da ilk sorduğu soru ishaller başladı mı? Çünkü bir ishal başlasa orada bitti, ölüme gider. Bir tane vaka gelmedi ama. Evet evde değilsin, toprakla temas halindesin, yağmurlar yağdı ancak çok dikkatli ve özenli olunca bir tane öyle hasta gelmedi.

Benim de unutamadığım bir hikayem var... Gezi baskınından sonra otele güruh ile birlikte sürüklendik. Otelin -1, -2. katlarından bir tanesindeyim. Salonda başka sağlıkçı yoktu, boynumda bir acil çantası var, içine koyabildiğim kadar malzeme koymuşum. İçeride 200 kişi falan var. Sağlıklıları duvar tarafına aldım, iki üç tane zehir gibi çocuğa hemen işte TOMA suyuna şöyle müdahale edeceksin, gazlı gelene şöyle yapacaksın diye anlattım, ceplerine ventolin verdim, çünkü kimse nefes alamıyor hala gaz var ve çocuklar vardı orada. Herkes polisin içeri girmesinden çok korkuyor. Bir tane genç adam getirdiler, belli ki barikatların en önünden getirmişler, parmak uçları yanık, her yeri kötü, o bombaları çıplak elle geri fırlatmış eldiven takmaya fırsat bulamamış. Yetişin dediler, çok kötü haldeydi. Nabız çok yüksekti, tansiyon aleti yok ölçemezsin. Gözlerini açtım bilinci gitmiş. Darbe yok muhtemelen gazın etkisiyle bilincini yitirmiş. Muhtemelen astım hastası çünkü akciğerlerine hava gitmiyordu. Ventolini sıktım işe yaramadı onu içine çekmesi lazım çünkü ve çekemiyor. Bilinci yok, yanıt vermiyor. Orada yapacağım hiç bir şey yoktu, ilacım yoktu, akciğerlerine hava yollayacak alet yoktu. Dışarı çıkaramıyoruz, bir hastayı ambulansa götürmeye kalktık, plastik mermi attılar. Dedim ki bu çocuk direnişçi, belli ki hep buradaydı. Bu çocuğu ayağa kaldıracak şey direniştir. Bütün salonu susturdum, çocuğun kulağına eğildim sessizce fısıldadım "Her yer Taksim, her yer Direniş", iki üç kere böyle bunu tekrarladım. Neden o slogan, neden öyle yaptım hiç bilmiyorum, ölüm ile yaşam arasında biri karşımdaki. Çocuk biraz gözünü kırptı. Sonra ben orada sanki herkese söylemişim anlaşmışız gibi, herkes fısıltı ile 10 kere falan bunu tekrarladı. O kadar anlamlıydı ki, çocuk sonra öksürerek kendine geldi. O çocuk kim bilmiyorum, o 150 kişi kim bilmiyorum, ama çok değişikti.

Peki nasıl karar verdiniz birlikte olmaya ve evlenmeye?

Nuray Çokol:
Üç gün olmuştu biz birlikteliğimize karar vermiştik, arkadaşlarımıza sevgili olduğumuzu söyledik. E, siz zaten sevgili değil misiniz diye şaşırdılar. Yani sevgili olmamıza biz hariç kimse şaşırmadı. Özgür, hemen evlenelim ne bekliyoruz dedi. Ben üç gün bekledim, ciddiyetini anlamaya çalışıyorum. Çünkü biz daha hiç sohbet etmemişiz. Bir arkadaşımız, onlar hiç sinemaya gitmedi, hiç mum ışığında yemek yemedi diye yazmıştı... Ya bir kahve içmedik!

Radikal