''BAŞBAKAN ERDOĞAN DİNDAR ATATÜRK OLMA HAYALİ KURUYOR''

Ahmet Altan, Atatürk'ün bir diktatör olduğunu Başbakan'ın da 'dindar diktatör' olmaya heveslendiğini iddia etti

Hepsi Atatürkçü

Eğitim sopasıyla öyle bir vurdular ki toplumun belkemiğini kırdılar.

İki büklüm bir hâle getirdiler.

Cumhuriyetin yarattığı bu sakatlığın başlangıç noktasında ise Atatürk propagandası vardı.

Atatürk bu ülkeyi bir diktatör olarak yönetti.

“Yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz” diyebilecek bir iktidara sahipti.

Bir gecede cumhuriyete geçtik.

Bir gecede kurulan cumhuriyet de bir türlü büyüyüp güçlenip “demokrat” bir olgunluğa sahip olamadı.

Atatürk’ü yüceltirken kaçınılmaz olarak “diktatörlüğü” de yücelttik, insanlar “tek adam” yönetiminin gücüne iman ettiler.

Bugün bile hâlâ “bir Atatürk gelse” diyen milyonlarca insan var bu ülkede, bir toplum olarak bir şey yapamayacağımıza inanan, milyonlarca insanın yapamadığını bir insanın yapabileceğini kabul eden zihnen mefluç bir toplumuz.

Düşünün ki 2012 yılında “Atatürk ilke ve inkılâplarını” üniversitelerde okutan ve bu dersin okutulmasından medet uman bir ülkeyiz.

Bunu okuturken Atatürk’ün bir diktatör olduğunu söylemez ama diktatörlüğü överek çocukları “diktatörlere biat etmenin” bir görev olduğuna inandırırız.

Diktatörlük övgüleriyle yetişen, sorunları ancak “tek adamların” çözebileceğine inanan, kendine ve kendisine benzeyenlere hiç güvenmeyen, biat etmeyi kutsallaştıran, kul hâline gelmeyi yücelten bir toplum sorunları çözecek bir iradeye sahip olabilir mi?

Sorunları çözebilir mi?

Kimlik ve kişilik sahibi olabilir mi?

Özgürlüğün önemini anlayabilir mi?

Sanırım Bernard Lewis’in bir sözüydü, “Batılılar özgürlük, Doğulular adalet ister” demişti.

Doğru bir saptama bence.

Diktatörlüğü kutsayan toplumların taleplerindeki en uç nokta da diktatörlerin “adil” olmasını istemektir elbette.

Onu da yüksek sesle isteyemezler.

Kısık bir sesle yalvarırlar ancak.

Hâlâ bir dertleri olduğunda Anıtkabir’e koşan, o derdi kendileri çözmeye çalışmayıp, çözümü Atatürk’ten bekleyen yığınlar yaşıyor bu ülkede.

Bunun nasıl bir yenilmişlik duygusu, nasıl bir zavallılık olduğunu bile algılayamıyorlar.

Kendine hiç güvenmeyen bir toplum olabilir mi?

Üniversiteli insanlara “Atatürk ilkeleri” öğretmekten medet uman, bunun saçmalığını görmeyen bir toplum olabilir mi?

Atatürk’ün vazgeçmediği bir ilkesi yoktu. Söylediği her sözün tersini de söylemiş, yaptığı her şeyin tersini de yapmıştı.

Duruma göre konuşup, duruma göre davranan bir politikacıydı.

Verdiği hiçbir sözü tutmadı.

Kendisiyle birlikte yola çıkan bütün arkadaşlarını siyasetten temizledi.

Kendisine yardım etmiş olan herkesi, kendi yazdığı tarihin sayfalarından sildi.

Geride sadece kendisi kaldı.

Bu Atatürk övgüsü, toplumu köleleştirerek hastalandırırken, yöneticileri de birer “Atatürk” olma isteğinin ilmeğine bağladı.

Türk Kürt hiç fark etmeden bütün yöneticiler Atatürk’ün gücüne sahip olmak istediler.

Diktatörlük hepsinin bilinçaltında büyük bir “paye” olarak yer aldı.

Evren de, Demirel de, Erdoğan da, Apo da, toplumların kaderini tek başına belirleyecek bir kudretin sahibi olma hayaliyle büyülendi.

Atatürk Selanik’te gördüğü “Batılılar” gibi “nesiller” yetiştirmek isterken, Erdoğan da Kasımpaşa’da gördüğü gibi “dindar nesiller” yetiştirmek istedi.

Milyonlarca Kürt Apo’ya “irademiz” diyerek kendi iradesinden, kişiliğinden vazgeçti.

Bütün liderler toplumu biçimlendirme hakkına sahip olduklarına inandılar.

Toplumlar da buna itiraz etmediler.

Atatürkçüler bir adamın “Batılı nesiller” yetiştirmesini, dindarlar bir adamın “dindar nesiller” yetiştirmesini, Kürtler bir adamın “Kürt milliyetçisi” nesiller yetiştirmesini doğal buldu.

“Başöğretmen Atatürk” görüntüsündeki “başöğretmenlik” hiç değişmedi ama her yönetici başöğretmenin kendisi olması gerektiğini düşündü.

Toplum ise küçük çocuklardan bir sınıf olmaya itiraz etmedi, sadece kimin başöğretmen olması gerektiğinde kavga çıktı.

“Biz çocuk değiliz, başöğretmene ihtiyacımız yok” diyen güçlü bir ses yükselmedi bu toplumdan.

Çünkü çocuk olduklarına, düşünemediklerine, “büyüklerin her şeyi daha iyi bildiğine”, görevlerinin itaat olduğuna inanmışlardı.

Hayatın asıl sahiplerinin kendileri olduğunu hiç anlamadılar.

Bugün Atatürk’e ve Atatürkçülüğe en karşı olan dindarlar ve muhafazakârlar da aslında tam bir “Atatürkçü” olduklarını, “dindar bir Atatürk” hayaliyle yaşadıklarını fark edemiyorlar.

Atatürkçülük “Batıcılık” değildir.

Batı’nın felsefesini, Batı’yı Batı yapan demokrasisini reddeden bir Batıcılık olabilir mi?

Atatürkçülük “diktatörlük” tapınmasıdır.

Ve bu tapınma ayininde Atatürkçüler, muhafazakârlar, Kürtler yan yana saf tutarlar.

Hepsi Atatürkçüdür.

Atatürkleri değişiktir sadece.

Ahmet ALTAN / TARAF