Konuşanlar - Konuşulanlar
25 Şub 2011 09:00 Son Güncelleme: 23 Kas 2018 12:04

A HABER DEMOKRATİK, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE ÇOĞULCU BİR YAYIN POLİTİKASI İZLEYECEK!

Turkuvaz Medya Grubu'nun Nisan ayında yayına başlaması planlanan A Haber adlı televizyon kanalının iki önemli yöneticisi Erdoğan Aktaş ve Cengiz Er Medyaradar'ın usta röportajcısı Yüksel Şengül'e yeni kanalla ilgili önemli açıklamalar yaptı.

A HABER DEMOKRATİK, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE ÇOĞULCU BİR YAYIN POLİTİKASI İZLEYECEK!

Son günlerde herkesin gözü kulağı Turkuvaz Medya Grubu’nun üzerinde. Nisan ayında yayına başlaması beklenen ‘A Haber’ adlı televizyon kanalıyla ilgili son çalışmalar da tamamlanmak üzere. Medyaradar’ın usta röportajcısı Yüksel Şengül bu merak edilen haber kanalının iki önemli yöneticisiyle bir araya geldi. A Haber Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er ile Atv Haber Genel Yayın Yönetmeni ve A Haber Genel Müdürü Erdoğan Aktaş, yeni kanalla ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

RÖPORTAJ: YÜKSEL ŞENGÜL

FOTOĞRAFLAR: BAHADIRHAN ERKOÇ

Sabahın erken saatlerinde Turkuvaz Medya Grubu’nun Barbaros Bulvarı’ndaki binasında Atv Haber Genel Yayın Yönetmeni ve A Haber Genel Müdürü Erdoğan Aktaş’la mütevazi çalışma odasında buluştuk. Çaylar eşliğinde başladığımız sohbete, daha sonra A Haber Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er de katıldı. İşte sorularımız ve aldığımız cevaplar.

Öncelikle nisan ayında yayına geçecek olan yeni haber kanalınız ‘A Haber’ hayırlı olsun demek istiyorum. Şu anda herkesin gözü kulağı bu kanalda, neler olacağı çok merak ediliyor. Bu konuyu birinci ağızlardan dinlemek, en sağlıklı bilgileri almak istiyoruz. ATV Haber Genel Yayın Yönetmeni ve A Haber Genel Müdürü Erdoğan Aktaş’a ve az sonra bize katılacak olan A Haber Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er’e sorularımızı yönelteceğiz. Önce sizden yeni haber kanalıyla ilgili bir açıklama almak istiyorum.

Erdoğan Aktaş:
Türkiye’nin en büyük iki medya grubundan biri olan Turkuvaz Medya’nın bir haber kanalına ihtiyacı vardı. Kaldı ki bana kalırsa piyasanın da böyle bir haber kanalına ihtiyacı vardı. Çalışmalara başladık ve hemen hemen sonuna geldik. Yakında deneme yayınına başlayacağız. Eldeki imkanlarla güzel stüdyolar kurduk ve çok ciddi bir habercilik sergileyeceğimizi düşünüyorum. İnşallah nisan ayında da yayına başlayacağız. Stüdyolarımız tüm meslektaşlarımıza açık, isteyen gelip görebilir. Yanılmıyorsam, Türkiye’de bu stüdyoların bir benzeri yok.

Stüdyolar nerede bulunuyor?

E. A:
Toprak Holding’te...

Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararından sonra Halis Toprak’a mal iadeleri başlatıldı. Yıldız’daki Toprak Center binasına geçecektiniz. Şimdi bu iptal mi edildi, başka bir mekana mı yerleşeceksiniz?

E. A:
Detayları tabii ki hukukçular bilir. Turkuvaz Medya orada kiracıydı, bir kira sözleşmesi vardı. Bundan sonra da kiracılık durumu devam edecektir, bizi etkileyecek bir durum olduğunu düşünmüyorum.

A Haber Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er’le haber konusunda anlaşmazlığa düşebilirsiniz. Böyle bir şey olduğunda ne yapmayı düşünüyorsunuz?

E. A:
  Atv haberde bu zamana kadar editöryal prensip olarak ‘yüksek sesle düşünme’ fikrini benimsedik. Özellikle şimdiye kadar çalıştığım yerlerde uygulamaya çalıştığım prensip hep bu oldu. Zaten editörün görevi bu fikirleri süzmek ve mümkün olan en doğruyu ortaya koymaktır. Cengiz benim eski arkadaşım, bu anlamda anlaşma konusunda sorun olacağını zannetmiyorum. Kaldı ki her haber için farklı düşünceler olabilir, burada bir sıkıntı yok. Sorunuzda iki kişi dediniz ama sadece iki kişi değiliz, başka arkadaşlar da var. Bırakın deneyimli bir editörü, stajyerin fikri bile önemli.

Stajyerin de fikri alınacak, öyle mi?

E. A:
Abartmıyorum, gerçekten böyle ilerliyoruz. Atv haberin de A Haber’in de editöryal duruşu; demokratik, özgürlükçü, çoğulcu düşüncedir. Eğer bu üç unsuru gereği gibi işleyebilirseniz ortada bir sorun olmaz. Çoğulcu ve farklı düşünceler bir haber merkezinde ne kadar fazla olursa o kadar iyi olur. Keşke yirmi tecrübeli gazeteci olsa ve her birimizden ayrı fikirler ortaya çıksa. Kaldı ki Cengiz’le Star haberde de birlikte çalışmıştık.

O zaman bu ikilinin dost sıcaklığı A Haber’e yansıyacak.

E. A:
Kesinlikle, buna hiç şüphe yok.



Erdoğan Bey, siz ATV Haber Genel Yayın Yönetmenisiniz... Habertürk’ten ayrılıp bu göreve geldiniz. Şimdi de A Haber Genel Müdürü olarak büyük bir sorumluluk yükleniyorsunuz. Televizyon dünyasındaki var olan haber kanallarından farkı ne olacak sizinkinin?

E. A:
Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum yok. Haber kanalları tematik kanallar yapısı altında değerlendiriliyor. Bu nedenle temamız haber olacak. Gerçek anlamda 24 saat haber yayını yapacağız. Bunun yanında magazinel unsurlara çok fazla kaymayacak ve haber özelliği taşımayan programlara yer vermeyeceğiz. Farklılık olacaksa bu olacak diyebiliriz. Ayrıca bir diğer hedefimiz kuş uçsa canlı yayın yapmak. Kuşun uçması haber midir, diyebilirsiniz. Benim bakış açımsa şu; Ben ekrana taşıyorsam haberdir. Bir başkasının nasıl baktığı, düşündüğü şüphesiz ki saygı duyulacak bir şey ama benim yaklaşımım bu. Yabancıların Hard News dediği son dakika haberciliğinin önde olduğu bir yapıyı benimseyeceğiz. Haber televizyonları için bir cennette yaşıyoruz. Her dakika bir şeyler oluyor. Türkiye bu konuda gerçek bir haber cenneti. Hafta sonu dahil her an bir şey oluyor.

Peki, haber yazılım tarzı, habere bakış açısı ve de sunumda farklılıklar olacak mı? Mesela ekran dizaynı, stüdyosu ve haber akışı...

E. A:
Ekran dizaynı konusunda farklılık olacak.  Creatif direktörümüz Levent Coşkun çok iyi bir ekran tasarımcısıdır. Stüdyodaki video duvarı, Türkiye’de bir ilk olacak ve zaten göreceksiniz. Görsellikle beslenmiş, şıkır şıkır bir ekran olacağını düşünüyorum. Sade ama işlevsel olacak. Haber yazımı konusunda demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir çizgi izleyeceğiz.



Yayın başladıktan sonra diğer kanallarla mücadelenizde nasıl öne çıkacaksınız? Sonuçta reyting önemli bir yerde duruyor.

E. A:
Kendimize has ve bizim hazırladığımız bir yayın akışı söz konusu. Türkiye’de reyting ölçümü yapılan bütün kanalların sonuçlarını – içeriği ne olursa olsun- 24 saat boyunca benim kadar takip eden, inceleyen var mıdır bilmiyorum. Buna entartainment kanalları da dahil. Eğer bu bir reyting analiziyse bunu yıllardır yapıyorum. Rakip kanalların hangi noktalarda ne kadar zayıf olduklarını galiba biliyorum. Buradan hareketle, eksik gördüğüm noktalara yapacağımız programlarla bu yarışta öne geçebiliriz.

Yani “Sağlam ve kaliteli bir kadroyla geliyoruz. Yayın başladıktan sonra herkes bunu görecek” diyorsunuz…

E. A:
Atv haberde çok tecrübeli arkadaşlarımız var Uygar Eremektar, Mustafa Aşçıoğlu, Hasan Ali Atasoy, Kadir Bayram gibi isimlerle çalışıyoruz. Ayrıca A Haber’de de sağlam bir editöryal ekip kuruyoruz. Arkadaşlar birlikte çalışacaklar, ayrıca Turkuaz Medya’nın büyüklüğünü ve ağırlığını ekleyip grup içindeki sinerjiyi de ilave ederseniz, ortaya ciddi bir enerji potansiyeli çıkacaktır. 

Haberlerde tarafsız olunabilir mi ya da bu mümkün mü?

E. A:
Sanırım bu tartışma, habercilik denilen kavram ortaya çıktığından beri devam ediyor. Bence iyi editör, kullandığı haberle değil vazgeçtiği haberle belli olur. Her gün dünyanın her tarafından pek çok iletişim kanalı aracılığıyla gelen haberleri elemek zorundasınız. Yayın akışınız ancak ondan sonra belirleniyor. Aynı zamanda ben gerçek haberciliğin ve yayıncılığın montaj algısından dolayı bir takım bilgilerin ve belgelerin, görüntü, efekt, müzik, foto ve her neyse, her birini bir araya getirme durumu olarak gördüklerini düşünüyorum ve de bence bu büyük bir hata. Çünkü habercilik ve televizyonculuk, bir şeyleri bir araya getirme durumu değildir. Bir araya gelmiş bir takım şeyleri ayırma meselesidir. Bunları ayırdığınız zaman ortada kalan haberdir, yayındır, bilgidir, belgedir. Bunları yaparken de neden vazgeçtiğinizi, neden kullandığınızı bilmek zorundasınız. Tarafsızlıktan kasıt ne olabilir bilmiyorum ama az önce söylediğim üç kavramı arka arkaya sıralamak gerekli. Siz demokrat, özgürlükçü ve çoğulcu olur, farklı fikirleri de yan yana getirirseniz, objektif bakış açısı kendiliğinden ortaya çıkmış olur zaten.

(Sohbetimizin tam da bu anında Cengiz Er odaya giriyor.)

E. A:
Ooo, Cengiz baba geldi.

(Kısa bir tanışma faslının ardından sohbetimize kaldığımız yerden Cengiz Er’i de dahil ederek devam ediyoruz...)

Cengiz Bey hayırlı olsun, A Haber nisan ayında yayına başlıyor...

Cengiz Er:
Başlıyoruz inşallah, değil mi Erdoğan?

E. A:
İnşallah, başlıyoruz.

Cengiz Bey, Gazi Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümü mezunusunuz. Kanal 7 ve Star TV’de haber koordinatörlüğü yaptınız.

C. E:
Aslında TRT’de başladım ben. Öğrencilik yıllarımda bir yandan Akit Gazetesi’nde çalışıyor, bir yandan da TRT’ye devam ediyordum.

Ayrıca bunların dışında Kanal 24’ün kurucularındansınız… Bakıldığında hayatınız da haber gibi duruyor. Son derece hareketli ve renkli.

C. E:
Evet, gerçekten de öyle görünüyor. Ama ben her zaman işin mutfağında yer aldım. Şahsen ekrana çıkmayı seven bir insan olmadığım için kamera önünde de pek görünmedim. Genelde haberin içinde hep yönetici vasfıyla bulundum. Neredeyse 15 yıl boyunca yöneticilik yaptım. Onun öncesinde de muhabirlik ve editörlük görevlerini yürüttüm.



A Haber’in yayın ilkeleriyle ilgili bir şeyler söyleyebilir misiniz?

C. E:
Türkiye’nin çok sayıda çatışma alanı var. Bu kanal vasıtasıyla onları minimize etmek istiyoruz. Onları bütünleştirmek ve bir arada yaşama kültürümüzü yeniden eski haline döndürmek amacındayız. Son zamanlarda yaşanan gelişmelerle bu kültür bir hayli yara aldı.  Ayrıca Türkiye’nin önünde yeni bir vizyon görünüyor, yeni bir anayasa, Avrupa Birliği’yle ilgili gelişmeler… Bunlarla ilgili ne gibi katkılarımız olacak, ona bakacağız. Ama her zaman için önceliğimiz haber olacak. Israrla ve inadına haber yapacağız.

Türkiye’deki haber kanalı sayısı 8- 9 tane.  Oysaki Amerika’da bu sayının yarısı kadar haber kanalı var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

E. A:
Bunun üzerinde çok tartışılacak bir konu olduğunu düşünüyorum.  Çünkü o örnek verdiğimiz ülkenin reklam pastası buranın on katı. Haber kanalı ve entertainment kanallarının sayısı az, fakat orada kablolu yayın sistemi var ve bunun üzerinden seyirciler para ödeyerek tercih ettikleri yayınlara ulaşabiliyorlar. Bana aktarılanlar doğruysa bundan iki yıl önce Fox News’ün 2009 yılı karı 700 milyon dolar ve bu bir kablolu TV. Dolayısıyla kıyaslanacak hiçbir noktanın olmadığı bir yerde sağlıklı bir yorum yapmak ne kadar mümkün bilemiyorum. Çünkü Türkiye biraz da nevi şahsına münhasır bir ülke ve sadece bu durumdan yola çıkıp bütün yanlışları doğrulamak ne kadar hatalıysa, hiç benzerliğin olmadığı alanları kıyaslamak da o kadar doğru değil diye düşünüyorum.

C. E:
  Türkiye haber kanalları anlamında ideal bir model yakalayamadı. O yüzden bu konuda bir boşluk gördüğümüz için bu işe girdik. Zaten Kanal 24’ü kurarken de hala kafamdaki gibi bir haber kanalı kurulmadı diye düşünüyordum. A Haber’le ideal bir haber kanalı kurmayı hedefliyoruz.

Erdoğan Bey, yaptığınız ve yapacağınız haberlerin ilkesini “Duyguyu barındıran, hayata ve insana dokunan gazetecilik” olarak tanımlıyorsunuz. Bu yeni kanalda da aynen devam edecek mi?

E. A:
Hayatın temelinde insan varken, sokaktaki insan için yayın yaptığımızı iddia ederken, düşünürken ve izleyiciyi de böyle konumlandırırken bunun dışında bir şey yapmayı düşünmek bana tuhaf geliyor. Haber kanallarında döviz piyasasına ait bilgiler döner, çünkü bu hepimiz için önemlidir. Bazılarımızın döviz üzerinden borçlandırılmış ödemeleri vardır, yani sokaktaki insan için bu bilgiler önemlidir. Buradan yola çıkarsak, yaptığınız her işin bir mantığı olmalıdır.

İnsan merkezli olmak ve ona yakın olmak önemli diyorsunuz.

E. A:
Aynen öyle diyorum. Ancak özellikle son 15 yılda medya kuruluşlarıyla sokağın arası o kadar açıldı ki, çok garip bir şey oldu. İkitelli süreci bütün bağları kopardı. Gazetecilerin yaşam ve çalışma koşulları çok değişti. Eskiden vapura bindiğinizde hangi gazeteden kiminle karşılaşacağınızı bilirdiniz. Dolayısıyla sokaktan uzaklaşıldı…

C. E:
Hayattan uzaklaşıldı diyebiliriz.

E. A:
Çok doğru, hayattan uzaklaşıldı. Zaten haber eşittir hayat sloganı vardır. Bizim için de hayat eşittir haberdir. Bizler bu işin profesyoneliyiz ve hayattan yabancılaşmadan, insanlardan kopmadan ve korkmadan yayıncılık yapmaya çalışacağız.

Modernleştikçe ve geliştikçe hayatta da işte de gazeteciler olarak birbirimizden daha kopuk bir hale geldik. Plazalara taşındık.

E. A:
Buna interneti  ve televizyonu eklediğinizde böyle oldu. Bu gelişmelere karşı çıkmıyoruz ama wireless icat oldu herkes biraz daha yalnızlaştı diye düşünüyorum.



Cengiz Bey ekrandan haberleri izlerken sizi en çok rahatsız eden konu ne oluyor?

C. E:
Beni en çok rahatsız eden konu ötekileştirme. Yaşamın ve siyasetin her alanında bir uzaklaşma, birbirine karşı sert uçlara çekilme durumu var. O beni çok rahatsız ediyor. Tartışma programlarında,  haberlerde böyle manzaralar görünüyor.

Tartışma programlarında herkes bir anda konuşuyor ve izleyici olarak hiçbir şey anlamıyoruz... Konukların agresif tutumu hemen hissediliyor...

E. A:
İzler kitle açısından değil de profesyoneller açısından söylüyorum – tabi ki herkes için değil ama- var etme kaygısıyla değil, var olma kaygısıyla ekrana çıkıyoruz. Gösterme kaygısıyla değil, görünme kaygısıyla oradayız. Dolayısıyla kendi egosunu tatminle, kendi bireyselliğiyle, kendi pr’ıyla orada olma kaygısıyla ekranda olduğunuzda da, nasıl çakarsam, nasıl tersten vurursam daha çok ilgi çekerim, prim yaparım ve de daha çok insan beni tanır düşünceleri ortaya çıkıyor. Bunun benzerini köşe yazarlarında da görüyoruz.

Ben şimdi iki önemli habercinin yanında pek çok kişinin yaşadığı bir sıkıntıyı dile getirmek istiyorum. Ana haberler genelde ailece sofra başında olduğumuz saatlere denk geliyor. Ne yazık ki çoğu kez ben kendi payıma rahatsız oluyorum. Verilen haberler yürek burkan haberler oluyor ve bazı acı görüntüler defalarca tekrarlanıyor. Mesela, bisikletiyle araba altında kalarak ölmüş bir çocuğun annesinin feryatları defalarca dönüyor ekranda. Ve sofrada lokmalarımız boğazımıza diziliyor.  Gerçekten haberler bu şekilde mi verilmeli?

E. A:
Cengiz’le (Er) Star habere başladığımızda ilk yaptığım işlerden biri plajda çekilmiş görüntüleri arşivden sildirmek olmuştu. Buradaki mantık, muhafazakar bir bakış açısı değildi. Hiç tanımadığımız insanların görüntüleri özgür iradeleri dışında çekiliyor ve magazinel haberlerde yıllarca kullanılıyor. İnsanlar bilgileri dışında çekildiği için son derece rahat davranabiliyorlar ve bu da o kişiler için rahatsız edici görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. En azından bir başkası adına ben rahatsız oluyorum. O görüntüleri tam da bu sebeple kaldırdım. Aynı şey Atv haberde geçerli  ve A Haber’de de geçerli olacak. Kişilerin yine özgür iradeyle içinde bulundukları durumdan kaynaklanan bilinç dışı hareketlerinin ekrana yansıtılması konusunda hassas davranılması gerekir. Biri sürekli bağırıyorsa, ki yakınlarımızın, çocuğumuzun başına acı bir durum gelirse tabi ki hepimiz feryat ederiz ve bu özel hayata girer. Ve o an artık haber değildir, o acılı annenin özel hayatıdır. İşin temeline insanı koyduğunuz zaman, doğal olarak kendinizi de koyuyor ve empati yapıyorsunuz. 

Evet, insanların böyle özel anları ve yakarışları özellikle gözlere sokulmamalı... Bu işi yapanlar, haberin nerede başlayıp nerede bittiğini bilme sorumluluğuyla bilgisini taşımalı…

E. A:
Kullandığınız kelimeler, şiddet unsurlarının ekrana yansıdığı anlarda takınmanız gereken tavır, çok önemli. Acele ve hız kaygısıyla hatalar yapılabilir, ama ertesi gün aynı hatalar yapılmamalıdır. Ekrana verdiğiniz şeyin şöyle bir önemi var, her eve girebiliyor. Yapacağınız her şey insanların iradesi dışında karşılarına çıkmış oluyor. Mesleki konsensus ve kişisel tercihlerle bu sorunların aşılacağını düşünüyorum. Ama yasaklar konduğu an iş çığrından çıkabiliyor.

C. E:
Fakat ne yazık ki bu konsensusu sağlamak da her zaman çok mümkün olmuyor. Her ne kadar çok önemli konularda fikir alışverişi yapıyorsak da olaya çoğu kez siyasi olarak bakılabiliyor.

E. A:
Cengiz’in de dediği gibi herkesin bir ötekileştirme derdi var. İnsanlar birbirini hemen yaftalıyor.

C. E:
Bence işin temeli vicdandan geçiyor. İnsanlar haberleri yaparken vicdan kavramını temele oturturlarsa işler daha kolay çözülecektir gibime geliyor. Tüm sorunlar aşılabilir. Gazeteciden önce insanız ve bu anlamda haberleri vicdani kriterden geçirmeliyiz. Bu her türlü haberi verirken geçerlidir.



A Haber’in anchorman’i belli oldu mu?

E. A:
O konuda birkaç isim var. Yayın 24 saat olacağı için bir isim olmayacak.

O isimler ekranın yüzü olacağı ve doğrudan halkla bağlantı kurmayı sağlayacağı için çok önemli… Yoksa bizleri büyük bir sürpriz mi bekliyor?

E. A:
Yok, sürpriz olmadığı açık.

C. E: Zaten herkesin tanıdığı insanlar.

E. A: Bu isimlerden bir tanesi uzun zamandır birlikte olduğumuz Zafer Arapkirli. O sabah kuşağında 3 - 4 saatlik bir kısmın yönetimini üstlenecek. Diğer bölümlerin planlarını da yapıyoruz.
Kadın haberciler anchormen olamıyorlar. Acaba A Haber bunu değiştirecek mi?

E. A:
Ekranda yeterli kadın anchormen olmadığı konusundaki düşüncenize katılmıyorum. Bir zamanlar “Türkiye’de sadece güzel kadınlar mı ekrana çıkacak?” diye tartışılıyordu. Şimdi de benzer bir şey tartışılıyor. Yine de dediğim gibi bence işini çok iyi yapan kadınlar var. Mesela Star TV’nin hafta sonu haberlerini sunan Nazlı Öztarhan son derece başarılı, bizim hafta sonu zaman zaman da hafta için haberlerimizi sunan Şebnem Sunar Küçük var ve son derece başarılı. Kanal 24’te  Ahu Tanrıkulu, NTV’de , CNN Türk’te de böyle başarılı isimler var.

Genelde ekranda haber denilince Ali Kırca, Mehmet Ali Birand ve Uğur Dündar’ın isimleri geliyor akıllara. Yeni isimlerin de gelmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

C. E:
Evet, anchormenlik anlamında haber kanalları genelde bu isimlerle devam ediyor.

E. A:
Böyle diyorsunuz ama Atv haberin anchormeni Cem Öğretir, adı geçen isimlerle yarışıyor. Hatta reyting sonuçlarına baktığınızda çoğu zaman onların önünde bir performans sergiliyor. Cem, onların yarı yaşında bir anchormen. Dolayısıyla yeni isimler yetişiyor. Ama Türkiye’nin en önemli sorunu her alanda yetişmiş insan sıkıntısı yaşamamız. Nasıl iyi bir otomotiv tamirci ustası iyi çıraklar yetiştirmeliyse, iyi haber kanalları da iyi prodüktör, iyi kameraman, iyi muhabir ve iyi anchormen yetiştirmeli.

Peki, sizce gençler yetiştiriliyor mu Erdoğan Bey?

E. A:
Ben gazeteciliğin ve televizyonculuğun farklı ilerlediğini düşünüyorum. Gazetelerde bilgi ve fotoğraf varsa bunları sayfaya taşıyacak ciddi bir yazı işleri kadrosu bulunuyor. Ama televizyonda zamanla yarıştığınız için kameranın önünde ve arkasında da olmak zorundasınız. Haberi yazıp, editöryal işlerini de sizin yapmanız gerekiyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde de sıkıntı doğabiliyor. Eğitimli ve deneyimli isimlerin önemi artıyor. Kanal olarak, stajyerlerimizi yetiştirmek ve kadroya katmak anlamında ciddi çaba sarf ediyoruz. Böylece onları muhabir, prodüktör ve hatta editör olarak görevlendirme şansımız olabiliyor.

Habercilik, kimi zaman davayı ve belayı da beraberinde getiren bir meslek. Sürekli diken üstünde olmak gerekiyor. Bu anlamda Türkiye’deki haberciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

E. A:
Her an her şeyin olduğu bir coğrafyada ve ülkede yaşıyoruz. Haber anlamında bu ülkede gazeteci olmak bence büyük şans, bunu değerlendirebilenler için inanılmaz fırsatlar var. Diken üstünde olma durumuysa yaptığın haberde her an bir değişiklik olabilir kaygısı yüzünden yaşanabilir. Antenlerinizin sürekli açık olması gerekiyor. Öcalan davasını hatırlıyorum da, mahkeme sürecinde karar verildikten iki saat sonra haber eskimişti. Oysaki haberi dört ay boyunca izlemiştik.

C. E:
Diken üzerinde olma meselesi gerçekten tartışılan bir konu. Yine de bence yaptığınız haberle ilgili olarak vicdanınız rahatsa sorun olmayacaktır. Her ne ararsak önce kendimizde arayacağız, vicdanımıza bakacağız.

Yunus Emre gibi “Her ne ararsan kendinde ara” diyorsunuz?

C. E:
Elbette, o temel prensibimiz. Vicdanınız rahatsa, kimseyi incitmediğinizi düşünüyorsanız, siyasette ve günlük hayatta kendinizi diken üstünde hissetmenize gerek yok. “Türkiye’de habercilik yapmak zor bir hale geldi” diyenlere katılmıyorum.

Ama bir haberci kadrosu oluşturmak da son derece zor ve meşakkatli olsa gerek…

E. A:
Türk medyası birçok alanda doğru bilinen yanlışlarla yoluna devam ediyor. Haberi yazmaktan tutun da üretim ilişkilerine kadar… Dünya bu kadar değişirken, üretim ilişkilerinin, üretim biçiminin değişmemesi düşünülemez. İnternetin bir anda dünya gazeteciliğinin yapısını nasıl değiştirdiğini düşünecek olursanız, profesyonel olarak sizi nelerin beklediğini iyi etüt etmeniz gerekiyor. Gazetecilik üretim biçiminin nasıl olacağını, analizlerin ve yatırımların nasıl yapılması gerektiğini düşünmeniz gerekiyor. Dünya değişirken, her şeyin aynı kalacağını düşünmek yanlış olur.



Genelde “Beşer şaşar” deriz... Haberci olarak pişman olduğunuz, üzüldüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz haberler oldu mu?

E. A:
Benim olmadı.

C. E:
Benim de olmadı diyebilirim. Ama hatalar her zaman vardır. Yanlış yaptığımı bugüne kadar düşünmedim. Çünkü ben öyle büyük yanlışları kaldırabilecek biri değilim. Küçük hatalar yapmışızdır, önemli olan yanlış yapmamaktır.

E. A:
Kişileri, olayları, durumları bir yerlere sürüklemek kaygısıyla bilinçli yanlışlar yapmıyorsanız hataların telafisi her zaman mümkündür.

Habercilerin ailesine ayıracağı zamanlar konusunda da sorunları olabiliyor galiba…

C. E: (Gülüyor)
En büyük sorunumuz bu. Maalesef benim çok oluyor ve bundan kaçınamıyoruz. Hele yöneticiyseniz ve bir televizyon kanalının sorumlusuysanız, 7-24 habercilikten kopamıyorsunuz ve uykuda bile mutlaka bir telefon gelebiliyor. Ailelerimiz bu duruma teslim oldu artık.

E. A:
Telefonunuz açık olduğu sürece çalışıyorsunuz demektir. Çalar ya da çalmaz. Bu biraz hastalık da oluyor. Gece 02.00’de yatıyorum ve bültenleri izlemeden de asla yatmam. Ayrıca internetteki gazetelere de bakmak için yataktan kalktığım oluyor.

C. E:
Biz uykudayken bile kafamız “Ne haberler kaçtı acaba?” sorusuyla meşgul oluyor.

Cengiz Bey sizin gibi habercilerin stresleri de büyük oluyor. Peki bu stresleri nasıl atıyorsunuz?

C. E:
  Çalışırken eğlenebilmek çok önemli, bizim mesleğin öyle bir tarafı da var.

Şöyle bir maça gideyim durumu yok yani…

E. A:
Ben de tam haftada bir maça gidiyorum diyecektim (gülüyor).

C. E:
Benim de öyle bir kaçışım oluyor. Ama Erdoğan Bey bunu bir hayat şekli haline getirmiş sanırım.

Erdoğan Bey, şu sıralar Beşiktaş konusunda biraz kederlisiniz galiba…

E. A: (Gülüyor)
Yok o kadar fazla değil, neden olmadığını da söyleyeyim; bu bir sevgi. Çocuğunuz okulda kırık not aldığında onu daha mı az seviyorsunuz? Ben Dinamo Kiev’e ve Fenerbahçe’ye yenildik diye Beşiktaş’ı daha mı az seveceğim?  Kaldı ki, Beşiktaşlılık biraz da acı çekmektir.

C. E:
Aslında benim kederim daha büyük de ben içime atıyorum (gülüyor).

Cengiz Bey yoksa siz de benim gibi Galatasaraylı mısınız!

C. E:
Evet, Galatasaraylıyım (gülüyor).

E. A:
Ama size bir şey söyleyeyim. Bu konu konuşuluyor da Galatasaray’la Beşiktaş arasındaki puan farkına bakın, yok. Yani yok aslında birbirimizden farkımız. Beşiktaş her şeye rağmen nasıl yaptıysa, genelde pek beceremez ama imajını düzeltti.

C. E:
Buna rağmen Beşiktaş‘ta bir umut var. Sanki bizde o umut da yok. Sonuçta futbolu futbolcu oynuyor, stat oynamıyor (Birlikte gülüyoruz).

Erdoğan Bey, Habertürk’ten ayrıldıktan sonra yerinize Yiğit Bulut geldi. Ne var ki sizden sonra kanalın kan kaybettiği söylendi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
(Erdoğan Aktaş, Cengiz Er’e bakıyor, birlikte gülüyorlar.)

E. A:
Bu konu üzerine fazla bir yorum yapmam doğru olmaz. Habertürk yoluna devam ediyor. Sonuçta kurumlar kişilere bağlı değil. Kaldı ki mezarlıklar da vazgeçilmezlerle doludur. Sonuçta yapacağınız belliyse ve bir sisteme oturtmuşsanız bir şekilde iş ilerliyor. Habertürk, çok önemli bir marka. Benden önce de öyleydi, benden sonra da öyledir ve yoluna devam eder.

Cengiz Bey, siz de Kanal 24’ün kuruluşunda etkin bir rol oynadınız. Sizin çocuğunuz gibiydi.

C. E:
Halen de öyle bakıyorum, çocuğum gibi.

Sizin ayrılma nedeniniz olarak da Akif Beki’nin genel müdürlük görevine getirilmesi gösterildi ve bu uzun süre tartışıldı. Yüz yüze olduğumuz için bu konuyu ilk ağızdan duymak istiyorum, işin aslı nedir?

C. E:
Bizim orada patron değişti. Patron değişince kadro da değişti ve ben de bu duruma saygı duydum.

Az da olsa yüreğiniz burkulmadı mı?

C. E:
  Benim için biraz öyle oldu. Evet, yüreğim burkuldu. Çünkü, Kanal 24’ün kuruluşunda çok büyük emek verdik. Sıfır bir binaya girmiştik ve kablo çekiminde bile ben vardım. Hatta iş görüşmelerini de inşaat alanında yapmıştık. Ekran yüzleri geliyorlardı ve “Burası nasıl bir yer?” diye bakıyorlardı. Bir yandan inşaat sürüyordu çünkü…  İnsan tabi ki üzülüyor ama nöbet değişimi diyelim klasik deyişle. Ara sıra izliyorum Kanal 24’ü. Her ne kadar artık önüme bakıyorsam da onun markasında bile imzamız vardır.

Cengiz Bey, sizce şu sıralar Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?

C. E:
Şu anda sorun değil de yeni siyaset düzeni diyelim, kritik bir seçim süreci yaklaşıyor. Ardından başkanlık tartışmaları, bir yandan Kürt açılımı… Bir bütün olarak baktığımızda sancılı bir süreçteyiz. Bu sokağı da, habercileri de etkiliyor. Bu gündemin dışında başka alanlara açılamıyorsunuz. Habercilikte başka alanlara da açılmanız gerekiyor. Ama haberci olarak bu konuların peşinden gitmek zorunda kalıyoruz.

Peki size göre ülkemizin en büyük sorunu nedir Erdoğan Bey?

E. A:
Türkiye bir geçiş süreci yaşıyor ve ortada ciddi sorunların olduğu bir gerçek. En önemli sorunun da Kürt meselesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin yakın geleceği, bu sorunun çözülüp çözülmemesiyle doğru orantılı olarak ilerleyecektir. Bu bir geçiş süreci, yüksek tansiyona sahip bir hastanın tansiyonunun normale çekilme sürecinde yaşanan sıkıntıları yaşadığımızı düşünüyorum. Türkiye bir normalleşme sürecinde ve sancılar da bu aşamada yaşanıyor. Dünya sistemine ve değişimlere adapte olmadaki geç kalmışlığın sıkıntılarını yaşıyoruz.

Kürt sorununda ilk adımlar atıldı. Her şey bir yana bu konu gündemde ve  konuşulabiliyor…

E. A:
Ben konuşulmasının bile çok önemli olduğunu düşünüyorum.

C. E:
Bence ortada bunu çözelim diye bir niyet var. İçi boştur doludur ama bir niyet var. Bundan 10 -  15 sene önce tabu olarak gördüğümüz şeyler artık konuşulur hale geldi. Ben bunu çok önemsiyorum.

Bir yandan da ardı ardına kalkan vizeler var, sizce bu neyin habercisi?

C. E:
Bence Türkiye’nin bölgedeki varlığını, ağırlığını tescilleyen bir şey. Türkiye bu bölgede artık gerçekten küresel bir güç olarak ortaya çıktı. Problemlerimiz vardı. Yunanistan, Suriye, Ermenistan meseleleri yavaş yavaş çözüme kavuşturulmaya çalışılıyor. Bunlar önemli adımlar.

Erdoğan Bey, twitter üzerinden yaptığınız bir röportajda “Her tercih bir vazgeçiştir, misyon üstlenen gazetecilikten vazgeçer” demişsiniz. Yani iyi bir gazeteci hiçbir görüşe ya da ideolojiye bağlı olmamalı mı diyelim. Misyon üstlenmemek gerçekten mümkün mü?

C. E:
Gerçekten büyük laf etmişsin Erdoğan (gülüyor).

E. A:
Röportaj twitter üzerinden çok kullanıcının dahil olduğu bir ortamda yapıldığı için yanıtlar karıştı. Mesajım yanlış anlaşılmış olabilir ama ben gazetecinin Türkiye ya da dünyayı kurtarmak gibi kaygıları olması gerektiğini düşünmüyorum. Nasıl fırıncının işi poğaça, kek yapmaksa gazetecinin işi de haber yapmaktır. Ama tüm bunlardan vazgeçip, sadece belirli misyonların uğruna ya da bazı şeyleri değiştirmek adına saplantılı şeyler yapılıyorsa, o zaman da ben buna tereddütle bakarım. Gazetecilik değil de başka kaygılar, başka misyonlar ön planda diye bakarım. O noktada zaten her tercihin bir vazgeçiş olduğu hayata yansıyor. O anlamda gazeteciler gerçek anlamdaki işlerinden vazgeçiyorlar demektir.

Cengiz Bey, başkanlık tartışmaları gündemi meşgul ediyor. Sayın Başbakanımızın başkanlık açılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

C. E:
  Anayasa hukukçusu değilim ama şu andaki sistemde bir hantallaşma var diyebilirim. Tabi bu tıkanıklığı açmak için getirilecek sistem bir imparatorluk gibi olmayacak. Sadece daha hızlı karar almayı sağlayacak, bir vizyon koymayı kolaylaştıracak. Türkiye’nin bölgedeki durumu bunu gerektiriyor. Bu konu daha uzun süre tartışılacak ve ne Cumhurbaşkanımız ne de Başbakanımız bunun tartışılmasından rahatsızlık duymuyor.

Oturduğunuz koltuklar çok önemli ve yumuşacık rahat koltuklar da değil. Sürekli bir tetikte olma durumu var, devamlı stres içindesiniz. Sizin haberlerinize patron müdahale eder mi, yönlendirir mi?

C. E:
Biz işleyişi bildiğimiz için bir takım alışkanlıklar geliştirdik.

Başbakanımızın dünürünün oğlu olan Turkuvaz Medya Grubu Yönetim Kurulu Başkanvekili Serhat Albayrak’tan yönlendirmeler gelir mi, sizinle ara sıra oturur konuşur mu?

E: A:
Serhat Albayrak’la hemen her gün buluşur ve konuşurum. Türkiye ve dünya gündeminden bahsederiz. Ama ne onun ne de patronumuz Ahmet Bey (Çalık)’in bir baskısı olmamıştır. Türkiye hala yarı feodal üretim tarzına sahip olduğu için bu insan ilişkilerine de, iş ilişkilerine de yansıyor. Zaten değişim dediğimiz bütün bu kabuk değiştirme meselesi. Müdahaleleri olmaz ama meselelere editöryal bir bakış açısından, bir süzgeçten geçirmemizi isterler. Farklı fikirden insanlarla çalışıyoruz. O Galatasaraylı, ben Beşiktaşlıyım ama şampiyonluk yayınının nasıl yapılacağını beraber kararlaştırıyoruz. Kurumsal bir bakış açınız haliyle oluyor ama bu durum her yer için geçerli.

Yeri gelince Serhat Bey’le de oturup fikir alış verişinde bulunuyorsunuz o zaman…

E. A:
Tek tek haberler üzerinde konuşmuyoruz. Yayın akışı üzerine değil de genel konularda konuşuyoruz.

C. E:
Zaten kurumun genel algılarını ve genel duruşunu bilirsiniz. Onu bildiğimiz için de kendi aramızda çözüyoruz her şeyi.

E. A:
Ama bakın bu bir bütün. Dedim ya demokratik, özgürlükçü, çoğulcu… Bu patronajıyla birlikte bir bütün oluşturuyor. Bu sadece, “Hayatın belirli alanlarında sıkıntılar var ama biz haber merkezinde konuya böyle yaklaşıyoruz” diyerek de çözümlenebilecek bir durum değil. Her açıdan, her fikirden insanla ortak bir sonuca ulaşıyoruz. 

Cengiz Bey, siz Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’la yakın akrabasınız (teyzesinin oğlu). Bu durum halkın belirli kesimleri tarafından hep avantaj olarak görülüyor. Sizce de gerçekten bu bir avantaj mı yoksa dezavantajları, sizi zorlayan yanları var mı?

C. E:
Buna politik bir cevap vereyim (gülüyor). Başbakanla akraba olmam, ne avantaj, ne de dezavantaj. Bunun çok büyük bir sıkıntısını yaşamadım ama avantajını hiç yaşamadım desem doğrudur. İşimi yapmaya devam ettim her zaman. Ama Başbakan’la aramdaki o kan bağı, yapılan haberlerde işleniyor. Yaptığınız işlere hep o gözle bakılıyor. Oysa yaptığım işlere gerçekten bakılsa ve incelense gerçek anlaşılacak.

Siz habercisiniz, teyzenizin oğlu Başbakan... O çok başarılı ve siyasetin zirvesinde. Bu durum üzerinizde hiç mi baskı yaratmıyor. Çok az hata yapmanız gerekiyor. Aksi halde her ikiniz için de sohbetlerinize yansıyor olabilir.

C. E:
Ben hiçbir zaman “Şunu neden böyle yaptın?” gibi bir konuşma yaptığımızı hatırlamıyorum. Çünkü ben işimi yapıyorum. Ve elbette o da görevini yapıyor.

Akrabalık ilişkilerinizi gönlünüzce yaşayabiliyor musunuz? Çünkü teyze oğlusunuz, yakınsınız. “Teyze ana yarısıdır” derler. Ortak paylaşımlarınız yok mu?

C. E:
Tabi ki zaman zaman ailece bir araya geliyoruz. Kendisi çok meşgul ama en az ayda bir görüşürüz. Aile fertlerini ihmal etmez. Kendisiyle maça filan gidemiyoruz. Başbakan olduktan sonra ister istemez zamansızlık doğdu. Ama ailevi ilişkiler her zamanki gibi sıcak ve yakın bir şekilde devam ediyor. Aile bağlarımız çok güçlüdür.

Erdoğan Bey kimi zaman siyasi haberler yerine üçüncü sayfa haberlerinin öne çıkarıldığı oluyor mu?

E. A:
İnsanları ve olguları yaftalamaktan uzak durduğum gibi haberleri de yaftalamamak gerektiğini düşünüyorum. Mesela baha hep “Dış haberlerle ilgili bir bölüm açalım” diyorlardı. Ben de “Neden?” diyordum. Haberse zaten bültenlerde yer alır, değilse neden yapıyoruz? İnsanı yakından ilgilendiren her bir konu haber ve bu durum dünya için de böyledir. Eğer haber kanalımız yayında olsaydı tavrımız şöyle olurdu. Bir örnek verelim: Anayasa tasarısı değişikliği Meclis’te görüşülürken, Bostancı’da 5 yaşındaki bir çocuğun üzerine lavabo düştü ve hayatını kaybetti. Sizce hangisi daha önemli? Bence ikincisi. İkisini de ekrana taşırdım ama görüşmeler sürerken o habere dönerdim. Bu bir üçüncü sayfa haberi midir? Bence değil...
Mesela, Defne Joy  Foster’in ölümü, üçüncü sayfa haberi midir? Bence değil. Üçüncü sayfa haberinden anladığımız, trafik kazaları ve cinayetler midir? Bunun topluma ve izler kitleye ne vereceğiyle bağlantılı bir olay bence.

Anladığım kadarıyla habercilikte klişeleri pek sevmiyorsunuz…

E. A:
Evet, sevmiyorum. Yaftalamam ve yaftalanmayı sevmem, benzetmem ve benzetilmeyi sevmem. Ayrıca bir başkasının koyduğu kurallarla oynamayı da sevmem. Çünkü yaptığınız işin hukuki ve kısmen ahlaki kuralları çerçevesinde, hangisinin çirkin hangisinin güzel olduğunu anlatan genel geçer kabul görmüş bir kitapçığı yok. Bu anlamda benim mesleki kazanımlarımı, mesleki reflekslerimi bir başkasının kurgulamasına tahammülüm olamaz. Dolayısıyla ben de bir başkasına bunu yapmam. Ayrıca öyle bir iş yapıyoruz ki, bu işin bir doğrusu yok ki, binlerce doğrusu var.

Bu konuda siz neler söylemek istersiniz Cengiz Bey?

C. E:
Öncelikle Erdoğan Bey’e bu konuda katıldığımı söylemek istiyorum. Bakış açımız hep öyledir. Kanalımızda da, haber tercihleri konusunda bu düsturu uygulayacağız.

Haberciler için en önemli konulardan birisi de gizli haber kaynaklarıdır. “Minik kuşlar”ınız var mıdır?

E. A:
Birinin böyle uçan kuşları var mı bilmiyorum ama benim yok (gülüyor).

Peki bir yerlerden haber gelmez mi? Mesela bize magazincilikte gelir...

E. A:
Herhangi bir olay karşısında araştırma yaparken, bununla ilgili çalışmalar yaptıkça size haber gelir ya da gelmez. Bu sizin nasıl ilişkiler kurduğunuzla ilgili. Mesela ben yıllarca İstanbul Emniyeti’nde polis muhabiri olarak çalıştım. Ve o zamanlardan tanıdığım pek çok isim, Türkiye’nin pek çok yerinde görev yapıyor. Bugün içlerinden birine telefon açsam istediğim bilgiyi alırım. Gazetecilikte her şey kadar önemli olanının doğru soru sormak olduğunu düşünüyorum. Doğru soruyu sorduğunuzda bilgiler bir şekilde gelir. Bu soruları sorabilmek için de bilgili olmak gerekir. Eğer bunları yan yana koyarsanız ilişki bütününde takip ettiğiniz konuyla ilgili olarak bazı bilgilere ulaşırsınız ya da ulaşamazsınız.

C. E:
Televizyonculukta bu tarz haber uçuran kuşların olacağına inanmıyorum. Gazetecilikte belki bu tarz şeyler daha kolay olur ama televizyonculukta sesinin ve görüntüsünün olması gerekiyor. Bu bizim için daha önemli kriterler. Görüntü ve sesi kullanmak zorundasınız. “Başbakanın danışmanından aldığımız bilgiye göre” ya da “Emekli bir komutandan aldığımız bilgiye göre” diyerek bir haberi kurgulama ve sunma imkanımız yok. Böyle şeyleri ben hiç yapmadım.

E. A:
Yani temelini oturtmak gerekiyor. Siz bana çok sağlam bir bilgi verebilirsiniz ama bu bilginin altına sağlam şeyler koymak gerekir. Şüphesiz size inanırım ve güvenirim ama seyircinin de size inanması için bunun alt yapısıyla ilgili argümanları doldurmanız gerekir.

Önce kendinizin inanması gerekiyor sanırım.

C. E:
Bunun gerçek bir manipülasyon olduğuna inanıyorum. 28 Şubat ve 22 Temmuz gibi önemli dönemeçlerde bu tarz durumlar yaşandı. Böyle bilgiler yüzünden itibarı zedelenen pek çok gazeteci arkadaşımız oldu. Televizyon bunu asla kaldırmıyor. Ama internet sitelerinde bu tarz haberler daha kolay yapılabiliyor.

E. A:
Sanal dünyada kişilikleri de sanallaştırıp önüne gelene atıp tutuyorlar. Haydi kıyaslayalım, Amerika’daki haber siteleriyle Türkiye’deki haber sitelerinin tıklanma sayılarını… Ne kadar takip edildiklerini, kaç tane haber sitesi olduğunu. Oradaki hukuki çerçevesiyle buradakini karşılaştıralım.

C. E:
Şöyle de bakabiliriz, mesela Amerikan Başkanı orada bir internet sitesine röportaj verebiliyor ama Türkiye’de böyle bir şey olabilir mi? Şu anda mümkün değil. Bu durum internet sitelerinin yapılarından kaynaklanıyor.

E. A:
Çünkü, sanal ortamda yazıyor, “Ben duydum yazdım” ya da “Biri bana söyledi” olabiliyor. Bunu televizyonda yapamazsınız, yapmamanız gerekir. İnternet sitesinde de yapmamanız gerekiyor.

C. E:
Bakın Yüksel Bey, siz bu konuda yapılması gerekenin en doğrusunu yaparak bize geldiniz ve birlikte konuşuyoruz. Ama sizin gibi yapmadan, oturduğu yerden haber yazan insanlar var. Bu tarz şeyleri çok yaşadığımız için medya sitelerine karşı biraz önyargılıyız. Mesela bizim ne yaptığımızla ilgili değil de Sayın Başbakan’la ilgili haberler yazıldı, çizildi.

E. A:
Mesela A Haber Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er ya da tecrübeli gazeteci Cengiz Er değil de haksız yaftalarla kotarılan haberler yapılıyor. Bu yalan yanlış haberleri yapan insanlar da arkadaşlarımız, meslektaşlarımız. İnsan onuruna haysiyetine sığmayacak yalan yanlış haberler yazılıyor. Üstelik terbiyesizce, yazık günah.

C. E:
Bunu Kanal 24 sürecinde de, buraya gelirken de çok yaşadım. Rahatsız olduğumuz çok farklı şeyler oldu. Sonuçta Erdoğan’la ikimiz bir iş yapmak istiyoruz.

E. A:
Kaldı ki bütün medya kuruluşları, hepsi çok yaşasın, çok kazansın ama yalan yanlış olmuyor… Bakınız, elinde sürekli çekiç tutan kişi, her şeyi çivi görür. Medya siteleri de elindeki çekiçle bir şeyleri düzelteceğini zannediyor. Artık neyi düzeltip, neyi değiştirmeye çalışıyorsa. Mafyatik yöntemlerle yazılar yazılıyor… Ayıp ve günah, her biri de arkadaşımız. Şüphesiz işini iyi yapanlar da var, onları ayrı tutuyorum.

Evet... Geldik bu güzel sohbetin sonuna... Eklemek istediğiniz şeyler var mı?

C. E:
Türkiye büyük bir dönüşüm yaşıyor, bu iktidarla ilgili olabilir ya da olmayabilir, o kısma girmiyorum. Medyanın da ona ayak uydurması lazım, şu anda buna ayak uydurulamıyor ama bunun olması lazım, bunun kayda geçirilmesini rica ediyorum. Haberi yazarken geçmiş alışkanlıklarla kurgulandığında böyle sorunlar ortaya çıkabiliyor. Artık insanlar her yerde habere ulaşabiliyor. Dolayısıyla Türk insanı, taraflı haberi, yanlış haberi ayırt ediyor. Kuzey Afrika’da olanları görüyorsunuz. İnsanlar facebook üzerinden örgütlenerek, devrim yapabiliyorlar. Her şey daha rahat bir şekilde konuşulabiliyor. Çünkü insanların algı düzeyleri gelişti.

E. A:
Türkiye’de “Tabu dairesi” dağıldı (birlikte gülüyoruz).

C. E:
Eskiden “Tabu dairesi”ydi, şimdi tabular kırılıyor...

E. A:
Bu sadece orduyla ya da siyasi konularla ilgili değil... Kürt meselesiyle de ilgili değil... Bakın, her konuda daha çok konuşuyor, sesimizi daha çok duyuruyoruz. Bence güzel bir manzara. Bunu da görmek gerekiyor.

Bu sohbet için, ayırdığınız zaman için, her ikinize de kendim ve Medyaradar okurları adına teşekkür ediyorum. Yaptığınız açıklamalar, verdiğiniz mesajlar çok önemliydi. A Haber kanalı şimdiden hayırlı olsun diyorum...